15 Eylül 2022 Perşembe

Japonya’da yaz tatilini nasıl geçirdik?

Hamza’da okulu tatil olup Japonya’ya tatile (ne kadarı tatil belli değil) geldi. Arkadaşlarıyla görüşürken bir taraftan da iş bulma dergilerinden kendisine iş aramış. Evden eve nakliye, taşınma şirketini bulmuş. günlüğü 10 bin yen. Lise mezununa bu büyük bir mebla. Hemen iş görüşmesine gitti. Bir gün sonra da iş başı yaptı. Çocuk zaten tüm yıl derslerle boğuşmuş biraz dinlenmek için tatile memleketine gelip gezmek istemiş ama babası daha 19 yaşındaki oğluna bile “Bende beş kuruş yok, gelip çalışıp biletini kendin ödersen gel” demiş. O da bu işi araştırıp gelmiş. İyi para veriyorlar diye başladı işe.

Uniformalar, havlular, ayakkabı hepsini parayla aldırmış şirket. Babası fabrikada çalışıyor, oğlu taşınma şirketinde, ben kekçide, sıla da evde çalışıyor. Herkes kendince meşkul. Bir de Japonyanın en sıcak dönemindeyiz Ağustos ayı.. Duştan çıktığın an terlemeye başlıyorsun. Oğlan da, babası da akşam birer sırt çantası iki poşet dolusu su gibi terli üniformaları getiriyor. Akşam yemek saatinde herkes işten dönmüş oluyor. Yemek hazırla, sofra hazırla bir de her akşam terli iş elbiselerini yıka derken uyumam gece 12’yi buluyordu.

Bir ay izinsiz çalışıp kızla kendi bilet paramı biriktirdikten sonra hafta sonları izin almaya başladım. Patron onu da vermiyordu da ben yinede zorla koparıyordum. Çünkü tiyatro hafta sonu daha yoğun oluyor. Ama ben 3 aylığına tatile geldim biraz gezmek istiyorum dedim. Hafta sonu hepimiz aynı gün izin yapmaya çalıştık. Her hafta bir şehire gittik. Yemek paralarını eşim ödüyordu. Yol biletlerini, kalacaksak otel masraflarını ben karşılıyordum. Ortaklaşa geziyorduk.

Bazen akşam işten sonra japon arkadaşlarımla yada endonezyalı arkadaşımla sözleşip buluşuyorduk. 2-3 saat takılıyordum, eve geldiğimde adamın asık suratıyla karşılaşıyordum. Sürekli geziyormuşum, onunla ilgilenmiyormuşum, ben ondan uzaklaşmışım, birini mi buldun istanbulda diye tekrar başladı söylenmelere. 25 yıllık evliliğim boyunca hep yeminler etmek zorunda kalarak kendimi ispatlamaya çalışmakla geçti hayatım. Evli bir insanım nasıl olur? Birileriyle birlikte olup olmadığıma dair bana yeminler ettiriyordu! Ahiretimi yakmak istemediğim için öyle bir şey yapmak istemediğimi söylesem de adamın bana zerre kadar güveni hiç yoktu, olmadı da. Sebebini de bir gün anlatırım belki. o da uzun mesele işte neyse..

Sılayla benim 3 aylık sözde tatilimin sonuna yaklaştık. Bilet paralarıymış, evin yemekliğiymiş, temizlik malzemeleriymiş, Türkiye’ye götürmek istediğimiz özlem duyduğumuz erzaklarmış derken ancak biraz da kendime harçlık bıraktım ama telefon alacak param yetmiyordu. Sözde sadece biletleri bana kakaladı sanarken 3 ay boyunca boğazımızdan geçen lokmalarda benim üzerime kalacakmış meğersem.

Adama dedim telefonumu sen alacaksın, başka yolu yok. Hayatımda ilk kez Android kullanıyordum ve hiç beceremiyordum. Gelmişken de uyguna iphone alıp gitmek istiyordum. bir kaç gün zorladım, bana telefon al diye. Baktım ki bana telefon almayacak bende dedim o zaman biletin birini ödemiyorum banane! Telefonumu kendim alırım sende bir bileti ödersin dedim. Ancak öyle ikna oldu.

Sılayla ben önden geldiğimiz için Türkiye’ye de yine önden gittik. Hamza babasının yanında kaldı. Bir ay sonra da hamza döndü Türkiye’ye. O da kendine bir İphone 7 almış, bilet parasını tamamlamış bir de okul harçlığı için para biriktirmiş.

Yine iki çocukla tek başıma biz Türkiye’de babaları da Japonya’da yaşamaya devam ettik. Lise sınavlarım yaklaşıyordu. Derslere odaklandım, ingilizce derslerine aksatmadan katıldım. Karşıma çok farklı yeni bir eğitim için kurs çıktı hemen ona da yazıldım. Bu arada eş baskısı günden güne artmaya devam ediyordu.

14 Eylül 2022 Çarşamba

Japonya’ya çalışmaya gelmek

2 sene sonra nihayet Japonya’ya geldik. Benim de burnumda tütmüş japonya. Çocukları mana ettim ama ben de mahallemi, çocukların arkadaşlarının annelerini, kız kardeşim dediğim arkadaşlarımı, annem dediğim miyokomu ve endonezyalı arkadaşımı çok özlemiştim.

Eşim çalıştığı için “işten izin alamadım, trene atlayıp gelin” dediği için kızla birlikte 4 valizi ite çeke havaalanından bizim semte kadar trenle geldik. Ama yeni tuttuğu ev yürüme mesafesiyle bayağı uzakmış. Bir de 3 aktarma yapıp gelmişiz. En son vietnamdan aktarma yaptık ve  yemek vermediler. İkimiz de açlıktan ölüyoruz. Yanımda 2 bin yen vardı. Hemen bir japon restoranına girip yemek yedik, kendimize ancak gelebildik. Sonra verdiği adrese bakarak eşimin oturduğu semte kadar yürüyerek geldik. Yanımda başka para olmadığı için taksiye de binemedik.

Eve geldik, anahtarı posta kutusuna koymuştu. Şifresini söyledi biz de açıp anahtarı aldık. 6. katta oturuyormuşuz. Kapıyı bir açtım kii ne göreyim 6 metre kare karton kadar küçücük bir oda.. Biz varız 4 kişi. oğlan da gelecek! Türkiye’deki banyo bile inanın bizim evden daha geniştir. Şimdilik 3 kişi olduk, bir ay sonra da oğlanla 4 kişi olucaz. Hayatımda hiç böyle küçücük, daracık bir evde kalmamışım.. Bırakın eşyalarımızı çıkarıp yerleştirecek dolabı, valizleri bile koyacak yer bulamıyorum. gereksiz bir şeyler bulup attım da valizleri de üstüste koyup bıraktım. Sadece bozulacak, akacak şeyleri çıkardım. Ama onlar da açıkta kaldı. Çünkü evde otellerdeki gibi mini tezgah altı buzdolabı vardı. Aman allahım 3 ay boyunca nasıl yapıcaz dedim.

Ev tam takırdı ne yiyecek ne de yemeklik vardı. Kızla birlikte yiyip gelmişiz şükür. Kendisi de gelirken bir şey yiyip gelsin artık. Evde internet vardı ve ona bağlanıp “Biz geldik, evdeyiz” diye mesaj gönderdim. Eve dönerken de markete uğrayıp ekmek, süt, yoğurt vesaire acil bir şeyler getirsin diye de not ettim. Eşim işten döndü. Hoşgeldin falan sarıldı ama kızını çok özlemiş onunla hasret giderdi iyice. Bizim aramız çok kötü değildi o kadar ama iyi de değildi.

Çünkü zamanla beni farklı şeylerle suçlamalara başlamıştı. Kurslara gitmem, eğitim almam eşimin gözüne batar olmuştu. Benim birileriyle sevgili olduğumu itham ediyordu. O nedenden dolayı benim içim çok soğumuştu. Ama ne varki çocuklarımız var ve idare etmek zorundaydım.

Kızımla birlikte bir hafta boyunca Osakayı, Kyoto ve kobe’yi gezdik. Gezerken de eski çalıştığım patronumu aradım. 3 aylığına Osaka’da olduğumu, 10. ayda geri döneceğimi ve işçi lazımsa hemen gelip başlayabileceğimi söyledim. Sezon başıydı ve patronda deli gibi eleman arıyordu. Hemen yarın gel iş başı yap dedi. Zaten kesin dönüş yaparken bana  “Japonya’ya ne zaman dönersen ara beni, gel çalış “ diye söylemişti. Ben de iş hazır nede olsa diye ona güvenerek bilet parasını ödemeyi kabul etmek zorunda kalmıştım. 

Hemen ertesi gün sabah 8 de işe gitmek için hazırlandım. Babası da işe gitti. Sıla o zamanlar daha 13 yaşındaydı. Japonya’da o yaşta bir kız çocuğunu tüm gün evde yalnız bırakıp gitmek hiç içime sinmiyordu ama ne yapabilirdim ki? Ben de baba da işteyken sıla hep dört duvar arasında eve kapalı kaldı. Ben bu çocuğu neden getirdim buraya? Çocuk eski mahallesini, arkadaşlarını özlemiyor muydu? Hem çalışıp hem de hep bunları düşünüyordum. O kadar yorgun dönüyordum ki eve, inanın ayaklarımın altı su topluyordu. Çünkü ben o dükkanın satıcı elemanıyım. Tiyatro da çalışan ünlülerin karakterini kek yapıp tiyatroyu izlemeye gelen seyircilere satıyorduk. Her seansda en az 500 izleyici oluyordu. Ve sadece 30 dakikamız vardı. Patron deli gibi bağırıp çağırıyordu. Erkek elemanları tekme tokat dövüyordu. Biz kızlara da ağzının dolusuyla bağırıp çağırıyordu.

Sebep? O yarım saat içinde ne kadar çok tanıtım yapıp sipariş alırsak patron o kadar çok cebini dolduracaktı. Bir yudum su içmemize bile izin vermezdi. Ne zamanki tiyatro başlıyor o zaman 15 dakika molaya girerdik. Patronumuz da o zaman meleğe dönüşüyordu.

Günlük 8 ila 10 saat, haftanın 7 günü çalışıyordum. Kalbi öyle güzel bir kızım vardi ki eve geldiğimde o küçücük haliyle yemeğimi yapıp, soframı hazırlamış buluyordum. Bana çok büyük faydası oluyordu. Yemek yiyip, hazırlanıp onu dışarı çıkarıyordum. Bütün gün evde yalnız ve daha küçücük çocuk. Bir kaç saat gezdirip getirirdim. Ben de bu maksatla gezmiş oluyordum. Genellikle eski mahallemize giderdik. Arkadaşları okuldan çıkmış oluyordu o saatlerde, parkta buluşurduk. Sıla da onlara katılıp eğlenirdi. Bir kaç kez ben götürüp getirdim, sonrasında arkadaşlarına evi öğrettik sılayla birlikte gezmeye  başladılar. 

Ben yine aynı tempoda devam. İşten çıkıp markete uğrardım her akşam. Evin eksikleri tamamen benim üzerimdeydi. Eşim ilk 2 hafta harçlık vermişti bana. Ben işe başladıktan sonra onlarda kesildi. Çalıştığım yer haftalıkla çalışılan bir yerdi. Her hafta elimize nakit ödeme yapılırdı. O nedenle japonya’ya geldikten sonra ikinci haftadan itibaren harçlıklarımızı da, mutfak masraflarımızı da kesti eşim. O kira ile faturaları öder, ben de mutfak masraflarımızla gezme masraflarımızı karşılardım. Çalıştığım yerin saatlik ücreti ve günlük çalışma saati çok iyi olduğundan haftalık en az 80 bin yen alırdım. Kıtım kıtım harcar, bilet paraları içinde kenara koymaya başlamıştım.

Ben babamdan tutumlu olmayı, israf etmemeyi, gereken şeyi gerektiği kadar almayı öğrendim. Bu yüzden de haftalığımın 4/1 harcamaya bazen de 4/2 harcamaya gayret ederdim. gerisini banka hesabıma atar ne kadar biriktirebilmişim diye sürekli takip ederdim. Benim ilk hedefim iki biletin borcunu toplamak, geri kalan birikimimle de yeni çıkacak İphone 7 plus alıp Türkiye’ye dönmek. Hatta biraz da para götürüp özel ihtiyaçlarımı eşimin gönderdiği para dışında kendime harcamaktı. Hem 3 öğün evde yemek  hem de eşimin çalıştığı fabrika öğlen yemeği vermediğinden dolayı yanına yemek yapıp göndermek bir hayli tutuyordu. Ama yinede birikim yapmaya başlamıştım. 

Biz geldikten bir ay sonra da oğlanın üniversite sınavları bitmiş, üniversiteler de yaz tatiline gitmişti. Oğlana da bilet kestirip Rusya üzerinden Tokyo’ya , ordan da Osaka’ya getirdik. Hamza gelir gelmez hemen anaokul arkadaşlarından lise arkadaşlarına kadar buluşmalar yapıp 5 gün içinde herkesle görüştü. Bu sırada da iş bulma dergilerinden (Hallowork) dergisinden kendisine bir iş bulmuş.

13 Eylül 2022 Salı

40 yaşımdan sonra dışardan okudum

Japonya’dan Türkiye’ye dönüş yapmadan önce çok büyük borçlarımız vardı. Eşim 3. dükkanını iflasa verdi ve 4 milyon yenle iflas etti. Tam 2 yıl boyunca boğazımızdan , kıyafetimizden, gezimizden kısıp borcu el birliğiyle kapattık. Üstüne de 2 milyon yen de birikim yapıp Türkiye’ye dönüş için de paramızı hazır etmiş olduk. Çünkü 16 sene sonra Türkiye’ye kesin dönüş yapıyoruz fakat çatal, kaşıktan başka hiçbir çeyizim kalmamıştı.

2015’de Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra ilk yaptığım şey hamzayla kendimi bir sürücü kursuna yazdırmak oldu. O dönemlerde ilk okul mezunlarına son çağrıydı ve ben ilk okul mezunuyumdum. Hamza 18 yaşına girdi. ben de 40’larındaydım hep bir ehliyetim olsunda araba süreyim diye hayallerim vardı. Sınavlar, eğitimler derken oğlumda ben de aynı anda ehliyetlerimizi aldık. Peşinden de hemen ilk arabamız olan Gri renkli Peugeot 107 aldık. Sırasıyla bir oğlan sürüyordu bir ben. Ben götürüyorsam oğlan getiriyordu. Öyle böyle her ikimiz de iyi bir sürücü olduk. Hele de istanbul gibi bir yerde, daha da kötüsü Esenlerin eski ve dar sokaklarında bayağı bir iyidik.

Ama gel gör ki eşim araba sürmesini bilmiyordu. Askerdeyken 1995’lerde parayla şırnak’ta ehliyet almış ama cüzdanında eskiyordu. Oğlana neyse de ben onun yanında araba sürerken dışarıdaki insanlara karşı ezik hissediyordu. Tam bir gurur meselesi yapmıştı bunu. Biz uyurken defalarca sabah anahtarı alıp gizli gizli sürme denemeleri yapıyordu. Hatta bir keresinde 2016 yılında bir arabaya çarpmış ve o zamanki parayla 650 tl hasar çıkarmıştı karşıki araca. şimdi kesin 65 bin tl falandır.

Ehliyeti almam sanırım 4-5 ayımızı buldu ama bu sırada yine boş durur muyum? Hemen bir halk eğitim merkezine gidip dışardan açık öğretime yazılıp Ortaokula devam ettim. 6. sınıftan başladım. Son 3 sınıf kaldığı için 1 yıl içinde bitirebilirmişim ortaokulu. Öyle bir sıkı çalıştım ki derslere, o kadar güzel anladım ki sınavda çıkan soruları 3 sınavda bitirdim ortaokulumu. Diplama vermediler çünkü Lisede veriliyormuş. Ben durur muyum bu gazla? Lise’ye de yazıldım. Ama lise dersleri ortaokuldan çok ağırdı. Matematik, fizik, kimya vs. İngilizcem çat pat vardı ama o da yetersizdi ingilizce derslerinde. Hemen halk eğitim merkezinde ingilizce kurslarını arayıp eve en yakın olan bir yere yazıldım.

Ben ehliyet aldıkça, Ortaokul mezunu olup Liseye başladıktan sonra hele de ingilizce eğitimi de alınca eşim günden güne bana karşı değişmeye başladı. Kendini o kadar yetersiz hissediyordu ki bana karşı her beni aradığında muhakak sohbet arasında “Tabi sen şimdi okumuş oldun, ortaokulu bitirdin. ingilizce öğrendin beni beğenmezsin artık “ demeden sohbetimizi bitirmezdi. Her aradığında böyle ezilmesi benim de canımı sıkıyordu. Sen de Türkiye’deydin benimle birlikte gelseydin direksiyon dersi alsaydın, benimle birlikte açıköğretime yazılsaydın. Seni tutan kimdi? sen de yapabilirsin dedim. “Başka işim yokta bu yaştan sonra onlarla mı uğraşayım “ diyordu. Ben uğraştım başardım bak! Bir şeyim eksilmediği gibi arttı bile dedim.

Neyse ehliyet, araç, ingilizce, lise derken sıla Japonya’nın hasretine dayanamayıp babasından da aylar sonra izin alarak sonunda 3 aylığına tatile de olsa onun memleketine, mahallesine, bebeklik ve okul arkadaşlarıyla buluşturmak için Japonya’ya gittik. Sılayla ben önden gittik. Hamzanın sınavları vardı. Bizim yıllardır bilet aldığımız bir beyefendi var. Biletleri her zaman ondan alır, Türkiye’ye döndüğümüzde eline peşin öderdik. Eşim bu sefer de yine o şekilde biletlerimizi kestirmek istedi. Aradım biletcimizi kızla kendime kestirdim. 3 ay sonra döndüğümüzde peşin vereceğimi söyledim. Kabul etti ve aldım biletleri.

Ama gelin görün ki eşim bana şart koştu. Bende beş kuruş para yok! Buraya gelip çalışıp biletleri kendin ödersen gelin dedi. Benim tüm birikimim evi sıfırdan döşediğimiz eşyalara, oğlanın Yös dersanesine, Üniversite sınav harçlarına, ehliyetlerimize, kendine 1 sıfır km motorsiklet, bir sıfır bisiklete bir de arabaya gitmişti. Yani ben şimdi tatile mi geliyorum? çalışmaya mı geliyorum dedim. Sen bilirsin, gelmek istiyorsan gel bir iş bulup bilet parasını kazan sen ödersen ancak öyle gelebilirsin dedi.

Benim pok ciğer çocuklarım benim için çok değerlidir. Sıla’nın japonya’yı özlemesi, arkadaşlarını özlemesi içime dokunuyordu. Çünkü ben de onun yaşlarındayken süleymaniyeden esenlere taşınmıştık ve benim geçirdiğim en zor yıllar o zamanlardı. Hep kendi yaşadıklarımı hatırladım. El mahkumdu ve kabul etmek zorunda kaldım. Hani şehirden köye çalışmaya gider ya insanlar benimki de o meseleye dönmüştü. Japonya’ya gezmeye değil de çalışmaya gidecektim.

Bu arada hamzanın bileti içinde aynı şartı koştu bana. 3 ay içinde 3 biletin parasını kazanamam. Ben hiç tatil yapmayacak mıyım? hiç dinlenmeden 30 gün hep çalışmam gerek o zaman dedim. Baktı ki ben 3 bileti kaldıramayacam oğlana da aynı şartı koştu. Oğlan da kabul etmek zorunda kalarak çocukluk arkadaşlarını görmeye gitmek istedi.

Eşim 3 ayda bir toplu olarak o zamanki parayla 1-2 kere 5 bin tl ile 9 bin tl göndermişti. Ben de evin faturaları, mutfak masrafı, çocukların okul harçlığı, akrabaların düğün takıları vs. harcıyordum. Elimde az bir harçlık kalmıştı olanı da eşim türkiye’den gelirken bana şunu getir, bunu getir diye bir valiz canının istediği şeyleri aldırdı.

12 Eylül 2022 Pazartesi

Türkiye’ye kesin dönüş yaptık ama!

Bu bloğu 2016 da açtığımda 4 kişilik bir aileydik. Oğlan Lise’yi bitirmiş, Üniversite için Türkiye’ye getirme planları yapıyorduk. Eski takipçilerim iyi bilir. Uzun zamandır blog yazılarıma ara vermiştim. Sanırım 4 yılı geçti. Bu 4 yıl içinde hayatım çok değişti. O eski ben ben değilim. Yazmaya dönmek istedim ama ya işten fırsatım olmadı yada hayatımdaki olaylardan fırsat bulamadım diyelim. 

Hamza 4 yıllık İstanbul üniversitesini kazandı, ama 1 yıl sınıfta kaldığı için 5 yılda bitirdi okulu.

Sıla bu sene Lise son sınıf. Önümüzdeki sene Nisan’da okulu bitiyor. Bitmeye yakın yurtdışında İngilizce dil eğitimi almayı planlıyor. Üniversiteye gitmek istemiyor. İngilizce eğitim aldıktan sonra Havayolu şirketlerinden birine girmek istiyor. Olursa hostes, olmazsa yer görevlisi vs.

2015’e geri dönelim. Türkiye’ye kesin dönüş yaptık. Hamzayı önce 1 yıl Yös hazırlık kursuna gönderdik sonra da yös sınavlarına girip “istanbul üniversitesi siyasal bilgiler fakültesi” ni kazandı. Sıla’yı da mahallemizde bir ortaokula yazdırdık.

1 yıl alışmaya çalıştık Türkiye’ye. Hamza alıştı, hatta çok sevdi Türkiye’yi ama sıla bir türlü sevemedi, alışamadı. 1,5 yıl geçtikten sonra babası da Türkiye’de yapamadı çocuklarla beni Türkiye’de bırakıp Japonya’ya kesin dönüş yaptı. Ben çocuklarla kaldım. Benim için hamzanın eğitimi çok önemliydi. Onu yalnız bırakmak istemiyordum ama bir taraftanda sıla her gün ağlıyordu Japonya’ya dönmek istiyorum diye.

Hamza artık üniversite 1. sınıf oldu. Okulunu öğrendi, arkadaşlar edindi. O bir nevi hayatını düzene koydu şimdi ikinci önemli olan şey sılaydı benim için. Onun da eğitimi benim için çok önemliydi. Bir de Türkiye’deki Yös sınavlarını görünce, iyi bir üniversiteye girmesi daha rahat olduğunu öğrenince sıla’yı alıp japonya’ya geri dönme isteği gelmeye başladı içimden.

Hamza, ben tek yaparım. beni merak etme diyince tamam Japonya’ya geri dönelim demeye başladım. İstanbul’daki ev kendimize ait. Sıfırdan eşya alıp dayayıp döşedim. Hamzanın ne kira derdi vardı ne de eşya derdi. Evden okula da otobüsle 20 dakikalık bir mesafede oturuyoruz. Hamza tamam şimdi sıra sıla’nın hayatını düzene sokmaya geldi.

Eşime artık bizde geri dönmek istiyoruz demelere başladım. Her konuşmamızda bundan bahsediyordum ama o kabul etmiyordu. Oğlan orda tek kalacak, yapamaz, edemez! Çocuk ilk kez Türkiye’de yaşıyor başına bir şey gelir diye engel olmaya başladı. Ama tek çocuğumuz hamza değil! Sıla’yı da düşünmemiz gerektiğini anlatmaya çalıştım. Sanırım 3-4 ayı buldu. Yok bir türlü ikna edemiyordum. Sıla araya girmeye başladı. Sürekli ağlıyordu, sızlanıyordu. Sonunda ikna oldu ve kabul etti. İyi tamam kızla birlikte 3 aylığına tatile gelin dedi.

2017 nin Temmuzunda sılayla ben önden Japonya’ya tatile geldik. Bizden 1 ay sonra da hamzanın okulu yaz tatiline girdi, o da sonradan geldi. 3 aylığına gelmek belki sıla’ya iyi gelir diye buna da razı oldum.

27 Ocak 2021 Çarşamba

Japonya'da Banka çalışanlarının güvenliği

 Bugün, hatta daha 5 dakika önce başımdan geçen çok ilginç bir olayı taze taze sizlere yazmak istedim. Hiç beklemediğim bir olaydı benim için. Belki okuyan okuyucularım; ne var bunda canım? Bence çok normal bir şey. Hatta olması gereken bir şey diye yorum yapabilir. Ama inanın hayatımda ne Türkiye'de ne de şu an'a kadar Japonya'da bile başıma gelmemiş bir olaydı:)

Dün akşam bizim Sıla bana 5040 yen ve havale etmem gereken bir hesap bilgileri vererek şuraya para gönderebilir misin? diye rica etti. Hafta içi olduğu için kendisi okuldan erken çıkıp ödeyemez. Japonya'da bankalar 15:00 de kapanıyor. Kızın okulu da 16:00 da bitiyor. Eğer okuldan erken çıkıp gitmesi gereken önemli bir yer olursa velisinin direk okulu arayıp, okuldan izin alması zorunluğu vardır. Velisi aramadığı sürece Japonya'da hiçbir okul, hiçbir öğrenci okul ders saati bitmeden bahçeden bir adım bile atamaz. Direk disipline düşer.

Eğer işin varsa ve gidemeyeceksen okulu ara benim için izin al ben gidip ödeyeyim dedi. Benim için bankaya gitmek, okulu aramaktan daha kolay:)

Sevmiyorum zırt pırt okulu aramayı. Hele de izin almayı hiç sevmiyorum. Çünkü geçerli bir sebebiniz olmalı. Neden diye soruyor çünkü müdür veya sınıf öğretmeni. Ya çocuk bankaya gitmesi lazım diye sebep belirtirseniz öğretmen tepki gösterir. Siz neden gitmiyorsunuzda 16 yaşındaki bir çocuğu gönderiyorsunuz! Yada bir yalan uydurmanız gerek ki bende bundan nefret ederim! Farkındayım konuyu daldan dala geçirdim tamam:)

Neysem bugün bende aldım parayı geldim bankaya. ATM'den ödemem gerekiyor. Japonlar havale işlemlerini sadece ATM ile yapıyorlar. Gittiğim şubenin içinde ATM yoktu. Oradaki bir görevli yan binada ATM olduğunu söyledi ve oraya gitmemi istedi. Ben ve benim gibi bir yabancı için ATM ile havale yapmak bildiğiniz işkence. Tamam Türkiye'de ki gibi işlemler ama Japonca'da bu havale işlemlerinde çok bocalıyorum. Dedim ben tek başıma anlamıyorum, orada bana yardım edebilecek bir çalışan var mı? Yok dedi. Bende anlamıyorum falan diye kem küm yapınca sağolsun tamam gel ben yardımcı olayım size diye erinmeden benimle birlikte yan binaya kadar geldi:()

Bodrum kattan giriş kat'a geçtik. Giriş kattayken tam çıkacakken kadın bir işaret çekti. Önce anlamadım ne yaptı bu diye düşünürken acaba birine mi işaret yaptı falan diye düşündüm. Sağolsun geldi, paramı havale ettik, teşekkürümü bir borç bilerek ve saygıdan eğilerek teşekkürümü edip çıktım dışarı. Çıkar çıkmaz bir anda birisiyle göz göze geldik:)

Bina'nın karşı tarafinda gizlenmiş, o kadar da çok gizli değil ama uzaktan gözetleyen güvenlik görevlisini farkettim. Şaşkınlıktan iki kere bakmışım adama:)

O zaman anladım kadın kime ne işareti çektiğini. Demekki bak ben şimdi bankadan dışarı çıkıyorum, yan binaya geçicem, gel arkamdan beni koru demiş.

Hani dümdüz hiçbir önemli şey taşımıyor, para pul yok banka görevlisinde, bende bir kadınım ne yapabilirim acaba bu görevliye? Hani onu binbir yalanla kandırıp sokağa çıkartıp arkadan başka birileriyle kaçıracağımızı mı düşündüler? Acaba böyle olaylar mı gelişti bu ülke'de de böyle tedbirler almak zorunda kaldılar? Yan bina dedigim iki binanin arasında 1 metre ya var ya yok ve orası da güvenlik kameralarıyla kuşatılmış.

O görevli yerine geçene kadar da o dışarda dikilen güvenlik görevlisi de yerinden ve gözünden bir saniye bile ayırmadı. Benden sonra bir çinli müşteri durdurdu banka görevlisini:) o da benim gibi havale işlemlerini becerememiş hemen "Sumimasen tasukete kudasai" diye durdurdu kadını ama ben çıktım ATM'den. Sonrası ne oldu, güvenlik ne kadar süre daha bekledi bilemiyorum:)

Demekki Japonya'da banka çalışanları kapı dışına çıkmak zorunda kaldığında bir güvenlik görevlisi ile çıkıyormuş. Bunu da gördük ve öğrenmiş olduk:) bizim banka görevlileri de zırt pırt kapıya sigara içmeye çıkıyor:) yetmiyor abi naber ya diye millete el sallıyor:)

7 Ocak 2021 Perşembe

Japon Liselerinde zorunlu Koşu dersi

Japonlar eğitime çok önem veren bir millet.
Her dersi disiplin ve sıkı kurallarla yürütürler ama bir şey var ki bu da her zaman bana hep çok şaşırtır.
Biz türkler için boş ders olan beden eğitimi nedense japon öğretmenleri için diğer derslerden üstün gelir.
Öyle mevsimine göre bie beden eğitimi değil, bildiğiniz sıkı yönetimle idare edilen bir eğitim bu.

Ne yazı, ne kışı, ne karı'ı ne soğuğu onemsiz! 365 günü illaki o ders yapılacak. Yapmazsan karnende ciddi bir düşük not giriliyor. Bu beden eğitimi dersinin en önemli dalı olan koşma. O koşma dersinde nice çocuklar bayılıp düşüp kalıyor ama yine de o çocuk o koşuyu bitirecek!

İnanması güç gelebilir ama doğru bu..
İki çocuk okuttum bu ülkede. Ana okulundan, lise son'a kadar 20 yıldır okul içindeyim.

Bugün 7 Ocak 2021 benim kız okuldan geldi. Gelmesiyle okulda olanları anlatması bir oldu. Daha üzerini değiştirmeden kankasının başına gelenleri anlatmaya başladı. Bugün hava öyle bir soğuk ki anlatılacak gibi değil. 1 derece ama hissedilen -4 derece.

Yine günlük klasik koşul dersi varmış. Ve koşarken öyle hep birlikte grupça değil de sırayla tek tek koşuluyormuş. Koşusu biten sınıfa dönüyormuş. Bahçeden geçen bir öğrenci bahçede yerde baygın bir kız bulmuş hemen öğretmenlerine haber vermiş. El birliğiyle alıp okulun hemşiresine götürmüştüler. Bir süre sonra kız sallana sallana geri dönmüş.

Sıla, bu soğukta ince okul eşofman şortu, üzerimizde de yine okula ait tişört var. Ne uzun eşofman ne de eşofmanın ceketini giymemize izin vermiyorlar. Uzun eşofman koşmamızı engelliyormuş. Uzun kolluda yasak. Donuyoruz ama mecbursun o incecik ve tek tişört ve şortla koşuyoruz diyor.

Eğer o derse o an bir işin oldu ve katılmadıysan ertesi gün okuldan eve dönmeden geç saatte olsa koşmak zorundaymışsın.Olmadı o dönem o dersi her hangi bir gün kesinlikle yapmak zorundaymışsın. Koşu dersi 3-4 öğretmen gelip sınıfları yoklama yapıyormuş. Kim var kim yok yoklama alıyormuş öğretmenler. Koşu bittikten sonra da sırasıyla bitirenleri yine bitirdi diye not alınıyormuş. O günkü koşuya katılmayan öğrenciler ertesi gün 2 tur koşuyor. Eğer 3-4 gün kodlamadıysa koşamadığı gün sayısı kadar tur atıyor.

Anlatacağınız Japonya'da -20 derecede de olsa ince tişört ve şort ile o spor yapılması zorunlu. Oğlum erkek olduğu için pek bie korkum yoktu ama Sıla kız çocuğu olduğu için bu duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Kızlar erkeklere göre daha narin bir vücuda sahip. Umarım bir maraz çıkartmaz bu dersler kıza..

İnstagramda daha fazla aktifim👇

Günlük vlog videoları çektiğim YouTube kanalım👇

İdrar yolları iltihapı oldum

Dün, sabah uyandıktan sonra bir türlü ısınamadım. Elektrikli soba açık, ev sıcak, üzerimi sıkı sıkı giymişim. Cam, kapı da kapalı!Neden ısınamıyorum bugün derken öğleden sonra yavaş yavaş ateşimin yükseldiğini farkettim.Kendi kendime Korona mı oldum ne bu bir anda ateş çıktı, üşütme tuttu beni?

Böbrek hastası biri olarak Nefroloji doktorum her zaman evde bulunması için bir kaç soğuk algınlığı ilaçları vermişti. Hemen kalkıp onlardan birer tane aldırdım. Yüzümün yandığını git gide hissetmeye başladım. Zamanla tüm vücudum hem yanıyor hem de öyle bir donuyorum ki tirtir titriyorum.

Dolapta kaynatıp içilecek hiçbir şey de yokmuş. Sıla'ya dedim hemen git bana marketten Limon ve Zencefil al gel.. Evde de Nane, Kekik var hepsini kaynatıp içersem iyi gelir bana. Türkiye'de kaldığım süre boyunca Aile hekimimiz bana bunlarla geçirmemi tavsiye etmişti. Türkiye'deki aile hekimleri ilaç yazmıyor. Nefroloji doktoru soğuk algınlığı ilaçları verdiğini daha sonra öğrenmiştim..

Neyse işte.. Sağolsun Nane ile Zencefil geldi.. Hemen güzel bir karışım yapıp içtim. Üzerine de yattım. Yatıyorum ama yorganın altında öyle bir titriyorum ki sanki dersiniz alaskada buzların üzerine yatmışım. Ne vücudum ne de ayaklarım ısınmıyor..

Titreme ile birlikte ateşimin yüksekliği birbirine karışmış halde uyumaya çalışıyorum. Zar zor bir kaç saat uyudum. Gözümü bir açtım gece 01:20 lavaboya gidesim geldi. Çıkıcam ama gözümde nasıl büyüdü o yataktan lavaboya gitmek! Bulabildiğim en kalın battaniyeyi sardım kendime gittim lavaboya.

İdrarım gelmiyor! Normalde 2 dakika da gelen idrar yok damla damla. Eyvah! Dedim.. İdrar yolları iltihaplandı galiba:( Çünkü böbrek hastalığında yüksek ateş ve idrar yolu iltihabı böbrek için çok tehlikeli..

Hafiften bir ağrı da oluştu ilk idrarı yaparken. Şöyle böyle tam 30 dakika bekledim öylecek. Damla damla da olsa mesaneyi boşaltmak zorundayım. Eğer bir mikrop varsa ve idrarı o şekilde bırakırsam böbreği hızlıca çürütür. Son damlasına kadar bekledim. Yarım saat sonra çıktım.. Çıkar çıkmazda 500 ml su içtim. Dedim en azından iltihabı temizleyeyim sabaha kadar.

Gece boyunca 2 kez lavaboya kalktım ve son damlasına kadar mesaneyi boşaltıp yeniden taze su tükettim. Ateşimi ölçtüm her defasında hala ateşim 38.3 çıkıyordu. Tekrar zar zor uyuya kaldım. Sabah Sıla'nın uyandırmasıyla irkildim. Ateşimi ölçmek istedi. 37.2 çıktı. Ateşim inmiş çok şükür. Gece uyuyamadığım için, Sıla okula gittikten sonra evin sessizliğinde 10:30 kadar uyumuşum.

Uyanır uyanmaz gece yaptığım gibi tekrarladım bu 3 aşamayı da. Hemen Böbrek hastanemi aradım. Dünden beri olanları anlattım ve hemen hastaneye gelmemi istediler. Ama tek şartla! Normal hasta giriş çıkıştan değil de yan tarafta karantina girişinden istediler. Sebebiyse dünden beri ateşimin olması.

Japonya'da kış mevsimlerinde salgın hastalıklar çok yaygın.. domuz gribi, kuş gribi, influenza gribi şimdi de Korona.. Japonya'da kış mevsiminde ateşiniz yüksekken asla habersiz hastaneye gidemezsiniz! Haber vermeden gittiğinizde kızıyorlar ve o an önlem almak için ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Büyük hastane olsun küçük klinik olsun haber vermeden sakın gitmeyin.

Yaz ve baharlarda önemli değil. Salgın mevsiminde geçerli bu durum. Malum korona dönemindeyiz şuan 365 gün geçerli bur yasaklar.

Neysem, kalktım hazırlandım alacele çıktım gittim hastaneye. Hemşirenin dedigi kapıdan zile bastım. Oradaki görevli de karantina bölümündeki hemşirelerden birine bildirdi. 15 dakika soğukta kapıda bekletti kadın beni... 15 dakika sonra son derece tedbirli her yeri korunaklı bir hemşire beni kapıdan alıp karantina bölümüne soktu. İlk önce bir form doldurttu.

Ateşim ne zaman çıktı, tat kaybı var mı, koronı biriyle irtibatta oldun mu hiç, öksürük var mı, nefes darlığı var mı, boğaz ağrısı var mı, kalabalık bir ortama girdin mi, 2 hafta içinde Osaka'dan dışarı çıktın mı, 2 hafta içerisinde yurtdışına çıktın mı, korona testi yaptın mı..

Bunları sordu bende hepsine No no No no işaretledim. Böbrek hastasıyım ve idrar yolu enfeksiyonundan da şüpheleniyorum dedim. Sürekli 5 dakika arayla gitti geldi. Hastane kartımı istedi verdim. Verirkende öyle eldivenle direk almadı! Ayreten bir poşet getirmiş onun arasına koyarak aldı:)

Sonra PCR test çubuğu getirdi. Burnumdan içeri 2 santim ileri kendim koyacakmışım, 5 defa yuvarlayarak çevirecekmişim, 5 saniye boyunca olduğu gibi bırakacakmışım. Hepsini de yaptım, bir tüpün içine koydum verdim. Parmağımdan bir şeyler ölçtü, tansiyonumu ölçtü gitti.

Sonra kan alma tüpleriyle ve idrar biriktirme bardağıyla geri geldi. 3 tüp kan aldı, bir de idrarımı verip bekledim. Yukarda 6 ay da bir gittiğim Hnyoukika naika dediği " İdrar yolları " bölümündeki doktorum gelecekmiş. Onu bekledim

İdrar yolları doktorum geldi. Önce muayene etti sonra da Ultrason ile böbreğimi ve mesanemi kontrol etti. Mesanemde hala idrar olduğunu görünce lavaboya gönderdi beni. İdrarımı yaptıktan sonra tekrar mesaneye baktı ve idrar birikimi yok dedi şükür. Normalde mesanemde idrar birikintisi kalıyordu eskiden. 2 kere operasyon geçirdim bunun için. Onsan beri birikimi azalttı.

1 haftalık antibiyotik yazdı. 2 hafta sonra da beni hastaneye çağırdı. 6 ay da bir idrar yolu kontrolu yapılıyor bana. Bende bir de idrar kaçağı problemim var. Yani idrarım mesaneden tekrar böbreğe doğru geri kaçıyor ve bu da mikroplu idrar böbreğe zarar vermesi demektir. Alttan ilaçlı bir sıvı enjekte edilip, büyük bir Röntgen makinesinde 20 dakika yatıp idrarın tekrar böbreğe kaçıyor mu kontrol ediliyor. Sonra da yapay klozete oturtup sağ taraftan röntgen makinesi çalışır vaziyetteyken idrarımı yapmam isteniyor. Benim sonur idrar yaparken o an idrarım böbreğe doğru kaçıyor olması. Bu geçirdiğim küçük operasyonlarla o şimdilik önlendi ve böbrek biraz daha rahatladı.

Hemşire bir formla geri döndü. Bugün gün içerisinde hastaneden bana telefon gelecekmiş. Bana yapılan korona test sonucunu bildireceklermiş. Negatif veya Pozitif hangisiyse telefonla haber edilecekmiş. Yine de korona varmış gibi davranmamı, kimseyle irtibata geçmememi söyledi ve formda yapmam gerekenleri uygulamamı istedi. Bakalım sonuç ne çıkacak? Aşağıda verdiğim instagram adresimde, hikayemde haber vericem sizlere:)

Sonra aynı hemşire ilaçlarımı da getirdi. Eczaneden almıyormuşuz. Kendileri veriyormuş. 3 çeşit ilaç getirmiş. ilacın biri günde 3 kez, diğeri 2 günde 1 , diğeri de hemen şimdi 2 tanesini birden içecekmişim. 

En çokta burada aktifim👇

www.instagram.com/osakaninmuhtari

Not: Korona PCR test sonucumu şimdi telefonla aldım. Çok şükür Negatif çıkmış 🥰

Onlarca Takipçim, arkadaşım merak edip sormuşlar. Her birinize tek tek teşekkür ederim. İyiki vardınız ❤️

2 Aralık 2020 Çarşamba

Japonya'da boşanmış kadının toplumdaki yeri

 Japonlar'da dul olmak nasıldır diye düşünüyorsunuz? Bu konuda bir fikriniz veya bilginiz var mıydı? Dul olmak sadece bizim ülkemiz veya orta doğu için büyük bir sorun olduğunu mu düşünüyorsun?

Yanılıyorsunuz..

Bu sorun bence tüm dünyada bir sorundur. Dul kadının her zaman toplumdaki yeri farklıdır. Bakışlar her yerde üzerlerindedir.

Japonya'da bir kadın evlenirken cümle alem duyar bunu. Büyük bir gururla. Göğsünü kabarta kabarta parmağındaki alyansını göstererek evlendiğini okul, mahalle, iş arkadaşlarına duyururlar. Çünkü japon kadını içinde erkeği içinde zor bir karardır.

Aslında bu karar daha çok erkek için zordur. Erkekleri çok seçicidir. Kolay kolay evliliğe karar veremez. Bu nedenle de evlilik dışı birlitelik, evlilik içindeki birlikteliğe oranla %60 daha fazladır. O kadar çok aileye denk geldim ki kucaklarında ve yanlarında eteklerine tutuşmuş çocuklarıyla nikah kıyan gelin ve damat. Bu bizim ülkemizde anormal bir durum olsa da Japonya'da sistem bu şekilde yürüyor.

Önce tanışılır, birlikte yaşanır, çocuklar doğar ve güzel giden bir birliktelikse resmiyete dökülür. 5-10 yıllık aile dediklerimiz ancak çocuklarla birlikte düğün yapıyor.

Aslında bu nikah konusu daha çok kadınların baskısıyla olan bir şey. Erkek için hiçte önemli olmayan boş işler. Ama kadın kendini güvenceye almak istiyor haliyle.. Evliliği boyunca eşinin maaşından, sigortasından, aldığı evden, arabadan, emekliliğinden yararlanmak istiyor doğal olarak. Hangi kadın istemez ki değil mi? Haklılar..

Japonya'da evli bireylerden erkek olan ev satın aldıysa 30 yıllık taksitle ödemeye başlar. Bu 30 yıl içinde ertesi gün olsun, 10 yıl sonra olsun vefat ederse evin tüm borcu silinir. Ev tamamen ücretsiz olarak kadına kalır.

Evliliği herkes tarafından onaylanmış, ilerlemiş bir kadın, evliliği kötüye gidiyorsa da bunu asla kimseyle paylaşmaz. Anne, kız kardeş gibi en yakını harici kimse bilmez bunu. İçerde kan kussa da dışarıda şerbet içtim der. Şiddet de görse inkar eder.

Japon kadınları asla mahallesindeki komşusuna, okuldaki arkadaşına, ofisindeki iş arkadaşlarına evliliği hakkında tek bir kelime etmez.. Yüz sıfatından da anlayamazsınız durumunu. Nasılsın diye sorduğunda dünyanın en mutlu insanı olduğunu göstermek için çabalar.

Japon kadını evliliği kötüye gittiyse hiç uzatmaz. Hemen ayrılma kararı alır. Minneti yoktur eşine..Neden olsun ki? Bir önceki yazımda paylaştım bunun sebebini okuyun lütfen.

Japonya'da çalışan kadın sayısı ciddi rakamlarda. Ev hanımıyım diyene ben rastlamadım doğrusu. Rastlayan varsa yorum kısmında bizimle paylaşabilir:)

Kadın boşanmış, evler ayrılmış, adam kendi hayatını ve düzenini kurmuş. Kadında aynı şekilde düzenini kurmuş. Ama bunlardan etrafinda ki kimsenin haberi olmadan. Özellikle de işyerindeki arkadaşlarının asla haberi olmamıştır.

Eeeee nasıl farketmez kimse? Soy ismi değişmiştir, farkederler ya! Diyorsunuzdur eminim.. Hayır soy ismini de değiştirmemiştir bu kadın. Japonya'da boşanmış kadınların çocuğunluğu eski boşanmış eşinin soyismiyle hayatına devam eder. Soy ismi değiştirdiniz mi iş yerinde iyi gözle bakılmazsınız. Dışlanırsınız, hor görülürsünüz, ayıplanırsınız, arkanızdan dedikoduları olan bir kadın olursunuz..

Hani bizde mahalle dedikoducuları olur ya? İşte Japonya'da da ofis dedikoducuları diye lanet bir toplum var. Her boktan mesele için yüzüne değil de arkasından konuşmayı severler. Bir de dulsanız vah halinize. Bu nedenle ki kadın boşandığından bahsetmez, soyadını değiştirmez..

Mahalle veya oturduğu apartmanda var mı? Yok.. sehir merkezinde oturuyorsan zaten komşunun yüzünü tanımazsın. 10 yıllık yan komşum kim bilmem..

Ama küçük bir mahalledeysen oralarda da vardır muhakkak orasını bilemiyorum. Ama ben bu durumda olan çok arkadaşıma denk geldim. Hatta size bir anımı anlatmak istiyorum.

Bizim Hamza'nın ilk okul 1. Sınıftan beri tanıştığım iki arkadaşım var. İnanın bacı kardeş gibiyiz. Line'da 3 kişilik grubumuz var. Yılda en az iki kez toplanır yemek yeriz. Günlük sohbet ederiz. Eee diyorsunuz demi:) bu arkadaşımın biri tam 9 yıl önce boşanmış ve benim haberim yok.. inanabiliyor musunuz??

O na o kadar kızdım ki bir o kadarda üzüldüm. Neden bunca sene bana anlatmadın dedim? Bu bizde ayıp dedi. Utandım, kimsenin bilmesini istemedim dedi.

Ya ama oturduğun evi eşin aldı dedin, altında jip var, ailecek yılda iki kez tatile gidiyorsunuz, evin tüm masrafını karşılıyor bu nasıl oluyor anlamıyorum dedim.. oturduğu evi görseniz 40. Katta bir gökdelende yaşıyor ve evi italyan tarzı döşenmiş. Eşi bir ilaç firmasının sahibi. 

Hiç bağımızı koparmadık diyor. 9 yıldır boşanmışız ama belki ilerde yine evlenebiliriz o yüzden anlatmak istemedim dedi.. Ya bana bahsetmemiş olman beni çok üzdü dedim.. Şimdi boşanalı 12 sene olmuş ve geçen ay tekrar evlendiklerinden bahsetti. O kadar çok mutlu oldum ki onun adına.

Bu örnekte gördüğünüz gibi kadın 9 yıldır boşandığını anlatmadı ama evlendiği ay hemen söyledi.. ha bu arada da soyismini hiç değiştirmediği içinde anlayamamıştım.

Anlayacağınız canım gibi sevdiğim insan bile sizden saklayabiliyor. Sonuçta aile dışındasınız onun için. Ne kadar da birbirimize bacı gözüyle baksakta saklamış benden. İş yerimde de çok vardı boşanmış ama sır gibi saklayan. Hatta zorla lafı ağzından alıpda yabancı olduğum için nolur kimseye bahsetme diye tembihlendiydim..

Japonya'da da dul olmak zor.. Dulum diyebilmekte..

Bir sonra ki konumuz " Japonya'da boşanmış kadınlara devlet desteği " mutlaka okuyun. Şaşırtıcı bilgiler içeriyor ☺️

Japonya'da boşanmış kadın olmak

 Elli yıl öncesi kadınlarla şimdiki zamanın kadınlarının arasında dağlar kadar fark olan bir ülke JAPONYA.

Benim ülkemin kadınları... çok fazla değil! En fazla 10 yıl öncesi kadınlarla aynı kaderi yaşamış japon kadınları da. Japonya'da ataerkil toplumundan geliyor.

Erkekleri; Sert bakışlı, az konuşkan, evde höt dedimi ev halkını hizaya diken, evin ekonomisi tamamen sırtında olan..

Kadınları; Görevleri aynı bizim kadınlarımız gibi. Çocuk doğurmak, ev temizlemek, yemek yapmak, kocaya hizmet etmek..

Ne oldu da değişti bu düzen? Neden Japonya'da evlilik oranları düşük, boşanma oranları yüksek?

O zamanda eğitim vardı herhalde değil mi? Yoksa aynı bizdeki gibi erkekleri okutup, kız çocukları okumaz. Okuyupta ne olacak? Böyle mi dedi acaba ebeveyler?


Tabiki kız çocukları da okutulmuş okutulmasına ama erkek çocukları kadar da önem verilmemiş bu bir gerçek. Elli yıl öncesi Japonya'da da babalar otoritermiş. Evin hanımı ve kızı babaya hizmette kusur edemezmiş. Ama bir şekilde aşılmış bu kültür, gelenek, anane vs her ne denilirse işte..

Zamanla ülke savaştan çıkmış. Kendini Amerika'ya teslim etmiş. Sadece ve sadece eğitime ve geliştirmeye adamış bir ülkeye dönüşmüş. Ülke ekonomik olarak geliştikçe eğitim düzeyleri yüksekmiş. Kız çocukları da erkek çocukları gibi okutulmaya başlanmış. Birer meslek sahibi olmuş ve ekonomik gücü olan bir topluma dönüşmüşler.

Her ne kadar kadın toplumu hala iş ortamında ikinci planda olsa da büyük bir yer kaplar olmuş. Kadın çalışanı olmayan meslek grubu yok artık. Kamyon, tır şoförü, taksi şoförü, inşaat işçisi, hamal, güvenlik görevlisi her türlüsüne denk geldim.

Öyle dev gibi tırları süren kadınları gördüm ki aman allahım nasıl sürebiliyor bu dev gibi şeyi diyorum.

Kadınlar artık evin ekonomi yükünün yarısını üzerlerine almışlar. Japonya'da ortaokul biter bitmez, yani 15 yaşına basar basmaz iş hayatına atılmak serbest. İster hem çalışır hemde okuyabilir. İsterse okulu artık bırakıp tamamen iş hayatına atılabilir. Japonya'da lise ve üniversite okumak zorunlu değildir. Ortaokul mezunu oranları inanın çok fazla.

Bir kadının ekonomik gücü varsa bir erkeğe ihtiyacı da var mıdır sizce? Zaten boşanma oranlarının yüksekliği de bu değilmidir? Ne zaman ki kadın ekonomik gücüne sahip oldu, o zaman güçlü bir birey olduğunu farketti. Yalansa yalan deyin??

Japonya'da evli kadın sayısı bekar veya dul kadın sayısının %40 oranlarında. Bekarlık daha rahat. Kimseye hizmet etmek zorunda değilsin. Yorgun argın eve dönüp bir de evde hizmetçilik yapmak zorunda değilsin. Japon kadını; eve gidip ayaklarımı uzatıp keyfime bakayım diyor..

Bizim için, benim için evlilik kutsal bir müessese. Ama evlendiğin insanın kişiliğine bağlı. Mutsuzsan uzatmanın anlamı yok. Mutlu olmak için evlenmiyor muyuz? Mutlu bir evlilik geçirmeyeceksek neden evleniyoruz? Veya evlendiriliyoruz? Japon kadınları bu soruların cevabını bulmuşlar bence. O yüzden de erkek milletine bir gram ihtiyaçları da yok.

Bizim emektar, vefalı Türk kadınları gibi aman yuvam yıkılmasın, aman düzenim bozulmasın, aman evlatlarım için katlanmalıyım gibi düşüncelere sahip değil. Biraz bencil, biraz vurdumduymaz bir ırk bu millet..

Seveni damarına kadar seviyor. Sevgisi bitti mi de sokak köpeğinden farkın yoktur karşısında. İstemiyorum dedimi bitti, öldürsende bir daha bir araya gelemezsiniz. Bu kadar da inatçı bir toplum.

Bu arada bu yazımı genelleme yapıyorum diye algılamayın sakın! Bütünnnnn japon kadınları böyle demiyorum. Hani bir söz vardır ya "Coğrafya kaderindir" diye. Japonya içinde geçerli bu durum. Memleketinde senin kaderindir. Oturduğun şehirde, yaşadığın semtte, ailende..

Kırsal kesim hala eski toplum kurallarına uygun yaşıyor tabiki. Onlar hala büyük ev, kalabalık aile olarak yaşamlarını sürdürüyor. Hatta öyle güzel bir aile tanıyorum ki 20 senedir evlerine gider gelirim. İlk yıllar çocuklar küçüktü. Sofraya bir oturdukmu en az 15 kişi olurduk. Şimdi çocuklar okumak için evden ayrılmış ama hala büyükler birlikte. Gelin, kaynana, kayın baba, damat, kız, torun birlikte aynı çatı altında yaşıyorlar. Evden ayrılanlarda tatillerde eve dönüyorlar.

Not: bir sonraki yazım; "Japonya'da  Boşanmış kadınların toplumdaki yeri " Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim

11 Mart 2020 Çarşamba

Japonya'da zorlu Lise yerleştirme sistemi

Bugün 11 Mart 2020. Japonya genelinde Lise yerleştirme sınavı vardı.
Bizim kız'da bu yıl bu yerleştirme sınavına katıldı.
Son 6 Aydır okulda lise seçme toplantılarına gidip geldik.
Her ay en az 3 toplantı yapıldı.
İlk önce çocuğun planları sorulup öğrenildi. Gelecekte ne olmak istediği vs.
Eğer çocuk bir meslek seçecekse, sınıf öğretmeni ona meslek lisesi önerileri yapıyor.
Çocuğun becerisine ve hayallerine göre sürekli konuşuluyor.

Meslek liseleri, özel kollejler ve düz liselerden kataloklar okullara dağıtılıp o kataloglar 1 ay okulun bir odasında sergileniyor.
Kataloglarda her okulun özellikleri, gelecek planı yapan çocuklar için vaadler ve okulda görülen dersler anlatılıyor.
Yazılı ve resimli olarak en az 20 sayfalık kitapçıklar.

Çocuklarda  bu sergideki okul kataloglarından bir özel kollej, diğeri de devlet okulu olmak üzere 3 tane seçmek zorunda.
Öğretmen en az 50 kere ısrarla bu okulu mu seçtin diye psikolojik baskı ile çocuğu ikilemde tutuyor.
Psikolojik baskı derken, o çocuğun Ortaokulu ortalamasına ve çocuğun kişiliğini göz önüne alarak bu okul sana göre uygun veya değil tartışmaya açıyor.


Çocuk ilk toplantıda 1 özel kollej, 3 devlet okulu seçiyor.
Ama bu 3 seçenek son toplantıda 1'e düşürmek şartıyla.
Anlayacağınız 3 devlet okulundan birini iyice düşünüp seçmek için zaman ve fırsat vermek içindi.

Japonya'da okullarda sınıf öğretmeni iki tanedir.
Her iki öğretmenle veli ve öğrenci bu okullar hakkında 15 günde bir toplantı yapılıyor.

Öğretmen bir tane özel kollej seçmek zorunluluğu veriyor.
Çünkü herkes ücretsiz devlet okuluna gitmek istediği için açıkta kalan çok oluyor. O nedenle garantiye almak için ısrarla özel kollej sınavına da sokuyor çocuğu.

Kataloglardan okullar seçildi, formlar dolduruldu sıra bu seçilen okulları görmeye geldi.
Her okul bu sınavdan önce bir seminer düzenliyor.
O yıl, o okulu seçecek yeni öğrencileri ağırlıyor.
Dersleri canlı canlı izlettiriyor, sınıflar geziliyor, yemek hanesi, havuzu, spor salonu, en sonunda da toplantı salonuna geçiliyor.

Toplantı salonunda büyük ekranlardan okulun geçmişinden başlayarak, çocuklara ve çocuğuyla birlikte gelen velilere vaadler devam ediyor:
İşte biz şöyle okuluz, böyle okuluz, bizim disiplin sistemimiz budur, kız ve erkek üniformalarımız böyledir, kış tatilinde şu kayak merkezine götürüyoruz, yaz tatilinde şu tatil köyüne gidiyoruz vs.
Öğretmenler tek tek kendilerini tanıttıktan sonra seminer biterken geniş açıklamalı kataloglarını ellerinize tutuşturuyorlar:)

Özel kollej de, seçilen 3 devlet okullarıda sınava 2 ay kalaya kadar bu tanıtım seminerini düzenliyor ve bitiriyor.
Geriye sadece eğer o veli ve çocuk o okulu seçerse sınav gününü beklemek kalıyor.
Çocuk veya gidebildiyse veli bu 3 devletten sadece birini seçmek zorunda.
Bu üçü'de olsun deme lüksünüz yok malesef.
İkinci seçenek sadece özel kollej lisesi oluyor.
O da en uygunu yıllık 800 bin yen (40 bin tl) den başlıyor.

Ailenin durumu ve gücü varsa direk çocuğu riske sokmamak için özel kolleji seçiyor.
Yedek olarak devlet okulunu yazıyor.
Biz de öğretmenin zorula bir özel kollej, bir tane de devlet lisesini seçtik.
Kolleji seçerken de benim gücüm yetmez her yıl 40 bin tl vermeye dedim.
O zamanda önüme devlet kredi formaları koydular.
Devlet yıllık 300-600 bin yen arası yardım parası veriyormuş.
Babasının hayrına mı? Yoooo!! O küçücük çocuğu banka kredi borcuna sokarak veriyor!!

Ben: Nasıl  yani dedim?
Öğretmen: siz bu formu doldurursanız devlet yıllık 300 bin yen ile 600 bin yen arası kredi veriyor. Dedim ödeyemem ben o kredi borcunu.
Ha! Siz degil çocuğa veriyor dedi?
Ne!??
Devlet krediyi öğrenciye veriyor. Öğrenip hayatı bitip, iş hayatına başladığında maaşından düşülecek.
Kaç sene? 10 seneyi bulurmuş.. Dedim küçücük çocuğa bu yükü sırtına yükleyemem. Orta okul çocuğu dünyanın borcuna girecek:(

Neyse. Bir şekilde o formu doldurtmadım. Halletmeye çalışacam tamam merak etmeyin dedim.
Bir hafta sonra o özel kollej sınavına girdi kız. Girdi girmesine de malesef kollej sınavını kazandı:)
Bugün de devlet lise sınavına girdi. Asıl duamız devlet lisesini kazanmak.

Japon devlet liselerinde sayı limiti vardır. Her okulun sayı limiti farklıdır.
Bir yer bu yıl sadece 100 öğrenci alabiliriz. Başka yer 200 çocuk alabiliriz diyor.

Eğer seçtiği okulun verdiği sayı içine girip garantiye aldıysa tamam. Ama puanı düşükse ve o 100 kişinin puanının en altında yani 101. Kişiyse o okulu kazanamıyor.
Çocuk bu durumda açıkta kalıyor.

Kazanamazsa iki seçenek kalıyor çocuğa.
1. Seçenek gece lisesi. 17:00 - 21:30 arası 3 yıl boyunca gitmesi gerek.
2. Seçenekte okul hayatı bitecek.

Japonya lise sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizimle paylaşırmışsınız??

1 Ekim 2019 Salı

Japonya'da bir kavuna 100 TL verdim

Yaz gelince benim canım hep Nektari çekiyor.
Nektariyi çok seviyorum vallahi:) Koca yaz geldi, geçiyor sadece bir kere denk geldim, bir daha da göremedim:(
Bir haftadır nektari de nektari market market dolaşıp duruyorum.
Yok! hiç bir markette bulamıyorum.
Geçenlerde Osaka'nın en varoş, varoşunda dibi olan " Nishinari " mahallesine gittim.
Belki oradaki marketlerde bulurum diye.. Cidden de buldum Heyooooo!!
Salak gibi bir paket alıp geldim. Gerçi pahalıydı ne yapabilirdim ki?

Neysem aldım yedim ama yine canım çekiyor. Bizim semtteki marketlere baktım yok! yok!
Dedim şu Nishinari'ye gideyim yine varsa orada vardır.
Geçenlerde bulduğum o markete koştum ilk, orada da kalmamış.
öyle böyle canım bir meyve olsada yesem'e geçti:)
Baktım kavun var. Dedim kavun alayım o zaman.
Tanesi " 1000 Yen " Yani 50 TL .
Dilimleyip dolaba koyup bu sıcakta buz gibi yerim:)
Kavunu attım bisikletin sepetine. Sepette bir de kol çantamla iş çantam vardı.
Eve dönerken başka marketin önünden geçerken şuna da bakıp döneyim dedim.
Kol çantamı, iş çantamı aldım. iki dakika girip çıkacam bir de kavunu yüklenmeyeyim dedim.
Ne bileyim.. Bizim semtte altın da koysan kimse el sürmez.
Ama bisikleti kilitleyip gittim. Durup dururken bisikletten olmak bana ağır gelir:)


markete girmemle çıkmam 2-3 dakikayı buldu!
döndüm ki bisikletteki kavun yok..
Market görevlisi başındaydı, hemen ona sordum bisiklette kavun vardı nerde?
Adam görmedim kavun falan, bilmiyorum dedi.

Ya dedim iki dakika içinde nasıl çalarlar!
Dedi Eee burası Nishinari.. Burada hırsızlık hat safhada.
Altından donunu çaldırmadığına dua et..
Ya nishinari'nin imeji kötü olduğunu biliyordum, 
İçkici, kumarcı, ağızları ve ahlakları pis olduğunu biliyordum ama hırsızlıklarını bilmiyordum doğrusu..

Ya birde o kadar çok yabancı yaşıyorki bu varoş bölgede, özellikle de dünya genelinde Japonya'ya gelen turistler bu semtte oda kiralıyor.
Ciddende Nishinari bölgesinde Otel, Motel, Hostel, Pansiyon, Guest House vs. çok ucuz.
Ama güvenilir bir bölge değil! Oda ararken bu bölgeden aramamaya özen gösterin derim..
En azından Türkleri oradan uzak tutmaya çalışıyorum, bundan sonra iyice uzaklaştıracam:)

Ya düşünsenize, adamlar market önlerinde pusu kurmuş bekliyor..
Sen sırtını dönmenle poşetleri kapıp gitmeleri bir oluyor..
Eğer ki gerçekten de ihtiyaç sahibi biriyse Helali hoş olsun..
Hakkım helal olsun dedim anında.
Ama bunu bir meslek haline getirip insanların sırtından geçiniyorsa allaha havale ediyorum..
Çünkü o kavunu almak için alın teri dökmüşüm.

Hırsızlıkta haramdır. Çünkü kul hakkına giriyorsun.
Ama buna mecbur kalmış, karnı aç, gerçekten muhtaç biri aldıysa Helal olsun..
İstemeyerekde olsa, bilmeyerekde olsa sevap kazandıysam ne mutlu bana.

Bu yazıda söylemek istediğim bir şey daha var. Japonya öyle bildiğiniz gibi cennet bir ülke değil.
Japonlarda melek değil. Semtine göre iyisi de var kötüsü de.
Biz, Naniwa-ku semtinde yaşıyoruz. Bisikletimiz anahtarsız dursun kimse elini sürmez.
Market önünde saatlerce bisiklette erzaklarla dursun kimse dönüp de bakmaz.
Sadece naniwaku bölgesi değil, Osaka'nın bir çok semtinde öyle. Altın olsa kimse el sürmez.
Ama bu semt cidden tehlileki. Aman nishinaride. uzak durun:))

Not: Bu arada hemen o kavunu aldığım markete geri dönüp bir 50 TL daha verip yeni bir kavun daha aldım:) İnadım inat oldu gibi ama can çekti:)
Olsun. Diğeri kısmeti bulmuş, yapacak bir şey yok:)
Her şey nasip kısmet işi..

29 Eylül 2019 Pazar

Japonya'da Semizotuna hasret kaldım

İnsan vatanından, memleketinden uzaklaşınca sadece topraklarından, evinden, ailesinden uzaklaşmıyor! Alışık olduğu damak tadından da uzaklaşıyor..
Biliyor musunuz? Ben  Japonya'ya kendi isteğimle gelmedim..
Bazen instagram veya Facebook hesabımdan Türkiye'yi öven paylaşımlar yapınca takipçilerim hemen lafı yapıştırı veriyor.. Çok seviyorsan neden kaçtın ülkenden. Neden Japonyadasın o zaman? vs..
Bu benim tercihim değildi ki! Bir insan vatanından ayrıysa kendi tercihi de olmayabiliyor.
Her insanın yaşadığı hayatı bir sebeple seçmek zorunda kalabiliyor neden kendinizi onun yerine koyup iki saniye de olsa düşünmüyorsunuz? Çok alıyorum bu tür tepkiler.
Japonya'ya gelme sebebimi de ilk yazılarımda gelişimi yazdım. Okursanız sevinirim 😊

Japonya'ya taşınalı 8 sene falan olmuştu. Canım o kadar çok semizotu salatası çekiyordu ki annemle her telefonda görüşmemizde semizotu özlemimden bahsederdim.
O da ana yüreği işte hep içerlerdi. Ne yapsam? ne etsem de sana göndersem derdi.
Gelen giden varsa gönderiyim diye çırpınırdı kadıncağız.


Semizotunu ilk kez 10 yaşlarımda memleketim olan Çorum'a gittiğimizde yemiştim.
Hayatımda ilk kez ve dünyanın en lezzetlisi ve organiği olan köy semizotu, köy yayığı ve köy yufkasıyla Canım teyzemin elinden yemek olmuştu. Hala o lezzeti tutturamıyorum.
Benden dolayı olduğunu düşünmüyorum aslında :) Tek sorun köy ürünleriyle yapamadığımdan.

İşte o günden sonra çok sevmiştim semizotunu. Japonya'ya taşındıktan sonra ilk özlemini çektiğim şeylerden biri o olmuştu.
Doğma büyüme şehir kızı olduğumdan yeşillikten hiç mi hiç anlamam.
Anlamadığımı da birazdan göreceksiniz:))
Anlamasamda Telefondan semizotu resmini ve japoncasını bulup markete almaya gitmiştim ilk geldiğim zamanlar. Ama hangi markete gitsem bütün market çalışanları boyunlarını eğip bu nedir? nasıl bir şeydir bilmiyorum dediler.
Hiçbiri semizotunu bilmiyordu, bende tarif edemiyordum:(

Gel zaman git zaman, bir kaç yıl sonra annem ilk ziyaretime Japonya'ya geldi.
Ne annemden ne de benden mutlusu yoktu😍 Her gün bir yere götürüp gezdiriyordum.
Annem aynı ben:) çok sever gezmeyi de konuşmayı da öğrenmeyi de.
geldikten bir kaç gün sonra bizim caddeden yürürken bir anda yolun ortasında durdu kaldı öylecek.
Hiç kıpırdamadan yere dik dik bakıyor.
Korktum noldu acaba? Hemen geri dönüp noldu? bir şeyin mi var dedim?
Annemin yüzü şekilden şekile girmeye başladı:) Önce şaşkın bakışlar, sonra tebessüm en sonrada kızgın bakışlarıyla bana dönüp geri zekalı yer gök semizotunu ya burası.
Onca zamandır üzülüyordum ne yapsamda buna semizotu gönderip de yedirsem diyordum.
Kızım sen manyak mısın? Evin dibi semizotu kaynıyor hiç mi farketmedin! dedi...

Anne semizotu nedir? neye benzer ben ne bileyim! Ben bunlarıları ot sanıyordum.
Tamam yedim bir kere ve çok sevdim, özledim ama pişmiş halini biliyorum sadece!
Şimdi bunlar semizotu mu cidden? diye kendimi gerçekten de gerizekalıya koyup masum rolü yaptım:) Eee kadının vicdanıyla oynadık onca yıl:))

Annemi o an görecektiniz.. Saldırıyor semizotlarına:)) Mübarek cidden de öyle bir bereketli çıkmış ki! Sanırım 10 kilo kadar toplamış annem o hızıyla:)
Eve geldik, birlikte temizleyip, pişirip yedim ama nasıl yiyorummmm parmaklarımla birlikte:))
Ben onu yerken annemin sevincini görmeniz gerekti:) Kadının yüzü nasıl gülüyor, tarif etmemin imkanı yok:)

Annem 3 ay kaldı yanımda, 3 ay boyunca da gördüğümüz göreceğimiz bütün semizotlarını toplayıp haftanın 2-3 günü bana pişirip durdu:) hatta dönmesine 1 hafta kala dondurucumu semizotu ile doldurup öyle gitti anammm:))

21 Eylül 2019 Cumartesi

Japonya'da tereyağı ve süt ürünleri kıtlığı yaşanıyor

2014 yılında Japonya'da tereyağı kıtlığı hat safhadaydı.
Normal büyük marketlerde bile tereyağı reyonlarında " Japonya genelinde tereyağı kıtlığı nedeniyle uzun bir süre ürün bulunmamaktadır yazıyordu.
O zamanlar ciddi şekilde türk yemekleri yapamama sorunu yaşıyorduk.
Çünkü margarinlerde domuz katkısı olduğu için margarin kullanamıyoruz.
Sadece hakiki tuz ve sütten imal edilmiş tereyağı sokabiliyoruz evlerimize.

Arkadaşlar, nerede bir tereyağı stoğu bulsa hemen mesajla birbirimize bildiriyorduk. şu semtte, şu markette, şu sayıda tereyağı buldum acele edin diye birbirimizi haberdar ederdik.
6 ayı bulmuştu bu kıtlık. Daha çok büyük toptancı marketlerde bulunuyordu.
O da öyle istediğin gibi almak ne mümkün. Bir müşteri sadece bir tane alabilir uyarı kağıdı asılıydı o reyonda. Kasadan sadece tek tereyağı ile geçerdik.

Hani ertesi gün gidip alırım bir şey olmaz diye içinizden geçirdiyseniz bu da mümkün değildi:)
Çünkü o büyük toptancı marketlerde bile haftada 1-2 kez çıkıyordu. Sıvı yağ ile idare etmeye çalışmıştık ya.. Ne günlerdi..


Bugün yine bir toptancı marketi olan " 業務スーパー Gyoumu super market " e gittim.
Dedim yarın sabah kahvaltıya mıhlama yapayım. Canım çekiyordu ne zamandır:)
Önce peynirimi aldım, sonra tereyağı reyonuna uğrayıp tereyağını almak için elimi bir uzattım ki ne?? Almanya'dan ithal edilmiştir Menşeini gördüm. Dedim eyvah! yine mi bir kıtlık geliyor :((

Japonya'da hayvancılık ve mandıracılık yok denilecek bir seviyede..
Marketlerdeki süt ürünleri markalarına bakıyorum en fazla 2-3 marka var.
O kadar az seçenek var ki hatta günün ilk yarısında süt almadıysanız öğleden sonra 2-3 gibi süt almaya gittiğinizde süt reyonlarının tamamen bomboş olma olasılığıyla karşılaşma oranı %80 dir
Ben iş dönüşü alışverişe gidebiliyorum. O yüzden de çoğu zaman bu süt reyonlarının doluluğunu yakalayamıyor:) Ya bırak doluluğu bir tane bile süt bulamıyorum.

Onun içindir ki izinli günlerimde ve hafta sonları 2-3 paket birden alıp dolaba stokluyorum.
Süt candır ya, her şeyime ihtiyaç.
Peynirden hiç bahsetmeyeyim:) Japonya'da peynir sadece Hokkaido bölgesinde üretiliyor.
Hokkaido japonyanın en kuzeyi olduğu için bağ ve bahçecilik orada yetiştirilemiyor. En fazla patates ve pirinç oluyor. Asıl uğraşları hayvancılık.

Japonya' nın sırf o kısmında olduğu içindir ki peynir , süt ve tereyağı stokları çok az.
Peynir genelde tüm reyonlarda ithal edilmiş ürünler oluyor. Tereyağı çok nadir görüyorum hatta bin de bir diyeyim.  Umarım yeni bir kriz daha kapıda değildir..
1980 ve 1990 ların Türkiye kıtlığını yaşayanlar çok iyi bilirler. Hatta 1970 lerde daha fazlaymış, yaşımdan dolayı sadece annemlerden duyduğum kadarıyla para var ama gıda yokmuş.
Japonya'da da öyle. para gani gani ama süt ürünleri bulamıyorsun...


Japonya'da kırtasiye reyonundaki animeciler

Geçenlerde kırtasiyeciye gitmiştim. Kalem reyonuna geldiğimde bir kaç kalem incelerken bu kız dikkatimi çekmişti. Yanına yaklaşmadım belki çekinir veya kızar diye. Arkasından bir süre izledikten sonra farkettim ki bir şey çiziyor. Hani biz bir kalem alacağımız zaman imza atarız, karalarız ve ya bir şeye benzemeyen bir şeyler çizeriz ya öyle sanıp aldım telefonu elime arkadan video çekmeye başladım.
Videoyu yaklaştırdıkça şaşkın şaşkın ekrana baktım. Ne güzel eli sanki yağ gibi kayıyor.
Bir kız resmi çiziyordu. Sonuna kadar sabredip bekledim. Beklediğime de değdi doğrusu:))
Ya bu japon milleti deli vallahi! Adamlarda ki şu el becerileri beni hep şaşırtırdı fakat her geçen gün böyle süprizlerle daha fazla şaşırtıyorlar beni artık.

Düşünün! bir kalem reyonunda kalem nasıl yazıyor diye karalamak varken bir kız resmi çizmek gibi bir beceriye sahip bu millet.. Gerçekten de bravo dedim arkasından.
Umarım hakkını helal eder. onu tüm dünya'ya hayranlıkla tanıttığım içinde beni affeder..❤️


16 Ağustos 2019 Cuma

Japonya'da butik mağaza kabinlerinde uyulması gereken kurallar

Japonya'da alışverişe çıkanların çoğu bu ilginç aparatla karşılaşmıştır eminim.
Türkiye'de buna hiç denk gelmedim. Ben de ilk kez japonya'da gördüm bu koruyucuyu.
İlk alışverişe gittiğim mağaza küçük bir  butikti.
Mağaza görevlisine kıyafeti denemek istediğimi söylemiştim.
Görevli de beni kabinlere götürdü. ilk Söylediği şey, ayakkabınızı çıkarırmısınız olmuştu.
O zamanlar ilk kez kabinde ayakkabı çıkartmamı istedikleri için çok şaşırmıştım.
Ama aslında bir taraftanda temizlik bakımından hoşuma gitmişti.
Düşünsenize yer halıfleks ve günlük bir kaç kez süpürülüyormuş.


Ayakkabıyı çıkartıp içeri girdim, tam perdeyi çekicem kadın gitmiyor:)))
Eeee dedim kendi kendime. Bu seferde parmağını yere doğru uzatarak çöp kovasına benzer bir kutu gösterdi ve içinden tülden daha ince bir bez çıkarttı.
Dedim bu ne?
Dedi bunu kafana takacaksın:)
Dedim nasıl takacam delik yok ki? Bildiğin bez çuval:))

Sonra sağolsun kadıncağız aldı kendi kafasına takarak bana kullanımını gösterdi:))
Benim gözler yine fal taşı gibi açıldı:)
Dedim bu niye?
Dedi bu koruyucu!..
Dedim neyden koruyor?
Dedi kıyafeti yüzünüzde ki makyajdan ve saçınızdaki her hangi bir jöle veya yağlanmadan koruyacak.
Anladığıma göre o kıyafeti bir kaç kişi deniyor.
Her deneyende bir yerlerine Fondöten , Ruj , Rimel vs. sürerse o ürün özürlüye çıkacak:)

Eğer sizde bir gün japonya'da bir mağazada bu aparatla karşılaşırsanız kullanma zorunluğu olan bir mağazada olduğunuzu anlayın ve uyarı almadan direk takıp öyle deneyin bluzunuzu:))

Japonya'da bilet otomatlar ve kullanımı

Japonya'da küçük tren istasyonlarında bilet gişeleri yoktur.
Bu tür küçük yerlerde otomat bilet makineleri bulunur.
O istasyona ilk kez gelen yabancılar önce afallayıp kalıyor, bileti nasıl kesicez diye:)
sonra bakıyorlar ki duvarda bir çeşit otomat var, az biraz kurcaladıkça işi çözüyorlar:)

Bu otomatlardan eskiden Türkiye'de kullandığımız tek geçişlik kağıt biletler satılıyor.
Bu kağıt bileti gişeden geçerken gözeneğe koyup geçiyorsunuz.
ilk girişte bilet size tekrar dönüyor, o yüzden bileti unutmadan alın:)


Neyse, konumuz bu otomatlar, konu dışına çıkmayalım:)
Bu otomatlar büyük, küçük bütün istasyonlarda var.
Sadece küçük istasyonlarda gişeden bilet satan görevli yok.

Otomatı bazen yanlış bir yere tıkladığınızda size istemediğiniz bir bileti satmış olabiliyor.
Yani, Siz Minami mori machi'ye 230 yen vermek istediniz ama, Umeda'ya 280 olan yere hatayla basmış oluyor parmak:)
(Benim başıma çok geliyor bu hata) Otomatın sol alt köşesinde Çağrı düğmesi bulunuyor.
Bu düğmeye bastığınızda bir anda yan taraftan bir kelle uzuyor, " Hai douzoooo" diye ses çıkararak:)
Aman bir an ürküp kaçmayın. Adam size yardıma geldi. O bileti elinizden alıp, Yeni bileti sizin yerinize satın alıp gönderiyor:)
Anlayacağınız biletiniz asla yanmaz. Muhakkak geri iadesi yapılır..

11 Ağustos 2019 Pazar

Türkiye'de yaşayan japonlar

Bizler japonya'da yaşamak için fırsat kollarken neden bu Japonlar Türkiye'de yaşıyor diye düşündünüz mü hiç?.
Açıkcası ben düşündüm ve zamanla onları tanıdıkça cevabını buldum diyebilirim.
Japonların yaşam tarzları bizim yaşam tarzımıza kıyasla oldukça mekaniktir.

Herşey plan ve proğram dahiline ilerliyor.
Mesela bizdeki gibi yuvarlak zaman dilimleri yoktur.
Arkadaşımız arayıpta 5 dakikaya ordayım dediğinde biliriz ki bu en az 10 dakikadır J 
hepimize göre zaman algısı farklılık gösterir
J
Ama bir Japon size 5 değil 10 da değil 7 dakika sonra oradayım dediğinde mutlaka orda olur.

Bir nevi prensip meselesi J

Hayatın akışı kurallar düzen ve nizamdan ibarettir.

Ben Japonları genel olarak askere benzetirim.
Askere giden Türk arkadaşlar iyi bilirki disiplin , düzen ve nizam olayını askeri hayatlarında fazlasıyla yaşayıp tecrübe etmişlerdir.
Ancak bu Japonyada günlük hayatın bir parçasıdır.
Akıllarına aykırı bir şey gelmez. Kural kuraldır.
En küçük olayla örnekleyecek olursam konuyu şöyle açıklayabilirim.
Yaya geçidi ve trafik ışıklarının olduğu bir yolda eğer yoldan geçen bir araç yok ise biz ne yaparız ? yeşil ışığın yanmasını beklemeden geçeriz üstelik bu yaya yolu ve lambalar 10 adımlık bir ara sokağa konmuş ise hiç ciddiye bile almayız hatta yok sayarız.
Japonya'da yol boyunca mağaza , dükkan bakınarak gezerken yürüdüğüm yol , ara sokaklarada çıkıyordu ve hepsinde trafik ışığı vardı.



Önce duraksadım çünkü komik geldi en fazla 5-6 adımda geçilebilecek mesafelerdi.
Sonra kendime dedimki olsun sen onların ülkesindesin kurallara uy ve yoldan geçen herhangi bir araç , hatta bisikletli bile olmasada bende Japonlar gibi yeşil ışığın yanmasını bekleyip yeşil ışıkta geçtim.
Ama sonrasında baktım ki bu ara sokaklar bitmediği gibi her sokakta trafik  ışıkları var ayrıca  geçen bir araç da yok. Bende Türk usulü ışıklara aldırmadan güzelce geçtim.

Başka yayalar ise güzelce  bekliyordu ışığın kendilerine yanmasını.
Olsun ben yinede geçtim çünkü beklemek bana göre saçmaydı.
Sonra zamanla anladım ki Japonların çoğu (çok nadir olanlar hariç) bu 5-10 adımlık yaya yolunu ışıkları yok sayarak geçme ihtimallarini bile düşünmüyorlar.
Aslında biliyorlar bu çok basit bişey , onlarda yapabilirler ama yapmıyorlar.
Toplum onları birlikte hareket etmeye sürüklemiş vs.. 

Oysa , ben trafik ışıklarını görmezden gelip yolu geçerken , yeşilin yanmasını kendine prensip edinmiş disiplinli  Japon , bir gün bir gezi planlar ve Türkiye'ye gelir.

Etrafına bakıp o da gözlemler ve her şeyin bir rahat yolunu bulduğumuzu , kendimize göre uyarlama yapabildiğimizi görünce kendilerinin ne kadarda can sıkıcı disiplinli bir hayata hapsolduklarını görüp üzerine bir gevşeme , rahatlık gelir ve tabiri yerindeyse O da  “ Takılır ” bizim gibi..

Kendilerini baskıdan uzak ve rahat hisseder ve görür ki bu şekilde'de hayat devam ediyor sorun olmuyor.

Oluyorsa'da başkasına bir zararı yok…
Sonra bizleri kendileriyle kıyaslayınca öz güven tavan yapmış , gülümseyen , yardım eden , yerli yersiz merakını gideren ama zararsız iyi niyetli olduğumuzu anladığı anda Japonya'da ki hayatının anlamsız olduğunu aslında özlediği şeyin tam da bu olduğunu anlar ve Özelliklede ruhlarına hitap ediyorsa Türk'lerin bu yaşam tarzı Türkiye'de yaşama planları başlar. 


Japonya'da dilim ile yediği karpuzu ,  Türkiye'de en lezzetisinden patlayana kadar yeme keyfine varır.
Japonya'da pahalı olduğu için genellikle hediye olarak alınan kavunu , Türkiye'de en kokulusundan pazardan aldığı 4 kavunla eve dönmenin mutluluğunu yaşar ve iş hayatına gelince hiçte Japonya'da ki gibi “ Kibishi ” olmadığını görür. Velhasıl hayat Türk'lere güzel diyerek burada bir hayat kurar.

Ve zamanla her ne hissediyorsa özgürce kendini ifade etmenin mutluğunu yaşar

 Japonya'nın neresi olduğunu anlatmak zorunda'da kalmaz çünkü zaten Barış Manço yıllar önce Türklere öğretmişti Japonya'yı ve Japonları.Türk televizyon kanallarında gezerken aniden ses duyar birisi  Japonca konuşuyor ve anlar ki Japonya'da sıradan bir kişi olan bu şahıs Tükiye'de klima reklamıyla çoktan ünlü olmuş:)
Ve daha saymakla bitmeyen onlarca sebebi vardır artık Türkiye'yi ve Türk'leri sevmek için.


Peki ya biz ne olacağız “ Biz Japonları seviyoruz , o zaman onlarda bizi seviyordur ” diyerek yola düştüğümüzde aslında bir çoğunun bizleri tanımadığını belki ilk kez Türk kelimesini duyduklarını anlayıp , daha zorlu şartlarda yolumuza Japonya'da devam edebilme ihtimaliyle birlikte bir tür seyehat , tatil tadında bırakıp dönmekte mümkündür.

Yani şartlar , imkanlar aynı değil , durum tam tersi olsaydı yani bizler Japonya'ya gittiğimizde son derece güler yüzlü , bizleri tanıyan bilen ve kucaklayan bir millet ile karşılaşsaydık elbette bizim içinde Japonya'da yaşama kararı bir Japon'un Türkiye'de yaşama kararı kadar kolay olurdu.

Açıkcası bu durum hoşuma gitmiyor ama onlara da hak veriyorum.

Çünkü Yüzyıllar önce özellikle de denizcilik faaliyetleri ile ülkeye gelen Portekizli  gemicilerin ticaret ile birlikte kültür ve din alışverişi yaparak bir nevi Japonlar üzerinde misyonerlik çalışmaları yapmaları sebebiyle bu durumun ülkede sorun olacağını görüp  karşı çıkan ve  Yüzyıllar boyunca kapılarını tüm dünya'ya kapatmış bir imparatorluktan bahsediyoruz. Bu sebeple bizler gibi bir coğrafya'da yaşamayan , kapılarını uzun yıllar kapatan bir kültürden bahsettiğimizde bizler gibi hemen kucak açmalarını beklemek yanıltıcı olur.
Yine de son yıllarda Japonya'da yabancı sayısı oldukça arttı , farklı kültürlerle etkileşime sıcak bakmaya başladılar. Mesela Japonya ile Türkiye arasında dostluğun başlangıcı olan Ertuğrul fırkateyni konulu sinema filmlerinin yanı sıra okulda ders kitaplarında da Türkiye yer almaya başladı.
Bunlar hoş güzel gelişmeler diye düşünüyorum.

Yazar : Cemaynur Şahin

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Japonyanın ürün barkod kodu nedir?

Bir ürün alırken muhakkak hangi ülkeye ait olduğunu merak etmişizdir değil mi?;)
Ben ederim doğrusu.. Çünkü aldığım ülkenin adı ve kalitesi benim için çok önemlidir.
Ürünün üzerinde chinese yazıyorsa bedavaya veriyoruz abla gel al götür deselerde o ürünü tezgaha geri bırakıyorum valla:))
Çin mallarına ciddi bir güvensizlik yaşıyorum. Özellikle de japonya'ya taşınalı televizyon ekranlarında çin hava durumunu ve insanlarını çok sık izledikçe güvensizliğim kat kat artmaya başlamıştı.

Bazen marketten yiyecek alırken hemen etiketine bakıyorum chinese yazıyor, çok ihtiyacım olsa da, o üründen başka seçeneğim olmasa da çıkıyorum dükkandan.
Türk malı gördüğüm her ürünü dünyanın parası da olsa alırım kardeş!
Ülkeme beş kuruş faydam dokunuyorsa ne mutlu bana diyorum, O kadar....

Japon gıda ürünlerini pek reyonlarımızda göremeyiz. Çünkü japonya bir elektronik üreticisidir.
Japonya'dan gelen ne meyve nede sebze göremezsiniz. Kendisi de ithal ettiği için adını dünyaya duyurmuş hiç bir gıda ürünü yoktur.
Ama elektronik (Telefon , Bilgisayar , Tablet , Oyuncak , Beyaz eşya vs. ) ürünleri tüm dünyaya adını ve şanını duyurmuştur.


Bu ürünlerden herhangi birini alırken gerçekten de japon malımı yoksa chine malımı diye tereddütte kalıyor insan bazen. Çünkü çinliler her markanın ve ürünün birebir kopyasını üretmeye bayılıyor:)
Kaliteli olsun, aman iyi olsun, 3 kuruş fazla olsun da Japon malı olsun diye aldığımız ürünlerin gercek japon malı, değil mi? üzerindeki Barkod Numarasından anlayabiliriz.

Evet. Japonyanın ürün barkod numarası "49" ile başlar.
Bu numara ile başlayan her üründe içiniz rahat olsun. Ne kopya ne de sahtedir:)
Gönül rahatlığıyla paralarınızı verebilirsiniz :)

Not: merak ettiğiniz bir konu varsa yazı altından bana yazarak veya instagram hesabım: @osakaninmuhtari hesabından ulaşarak bana yazabilirsiniz. Bekliyorum canlarım.
Şimdilik Hoşçakalın..

Japonca'nın ilginçliği

Bir dili şekillendiren en önemli etkenlerden biri kültür ve sosyal değerlerdir diye düşünüyorum.
Biz Türkler olarak duygu ve düşüncelerimizi bildiğimiz tüm kelimeleri kullanarak kendimizi ifade etmeyi tercih ederken. Japonlar bunu daha çok ses tonlarına yansıtarak yapıyorlar.

Bir dil öğrenmek istediğimizde ilk olarak merak ettiğimiz şey genelde ya sevgi sözcükleri yada küfürler oluyor nedense J
İşte tamda bu noktada Japonca bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü biz Türkçedeki gibi bir sürü kelime  istiyoruz.
Oysa Japonlar bu konuyu birkaç sevgi sözcüğü ve salak –aptal gibi kelimelerle çoktan kapatmışlar.

Bizler gibi yaratıcı orijinal kelimere sahip değiller.

Japonca öğrenmeye başladığım ilk zamanlarda aklıma takılan şeyler oluyordu  örneğin Türkçedeki “ Kusura bakma ” Japonca'da ne demekti yada bir yerden geçmek için yol isterken  “ Geçebilir miyim? ” nasıl söylenirdi yada “ Evet sana katılıyorum, ayy çok şaşırdım vs.. ”  bunlar aklıma geliyordu ve bu cümleleleri nasıl kuracağımı bilemiyordum.

Bu sebeple  Japonca öğrenmek gözümde gittikçe büyüyordu.

Sonra şöyle basit bir yol buldum...
Japonca yada herhangi bir dil öğrenirken ilk dikkat edilmesi gereken konu Türkçe gibi düşünmemek hatta Türk  gibi düşünmemek gerektiğiydi.
Önce Japonya'yı bilmeli ve Japonları anlamaya çalışmalıydı bence.
Bunu yapmaya başladığımda işleri biraz olsun kolaylaşmıştı.
Önce Jaonları gözlemleyerek öğrendiğim birkaç basit kelime ve mimikleri kullanmaya başladım ve bizzat bunları tecrübe ettim.




Mesela bir dükkana girmek istediğimde önümde bir adam vardı ve beni farketmediği için adama sumimasen demek yerine jaa dedim ve adam hemen yol verdi.
Bu çok hoşuma gitmişti “ Vay bee! ” demiştim.
Japonca'yı henüz yeni yeni öğrendiğim ve kelimeleri unuttuğum zamanlarda çok işime yaradı.

Mesela bir şeye şaşırdığımda Türkçe'de ki gibi bir çok şaşırma kelimesini yan yana getirmeme gerek kalmadan aynı hissi veren “ HEEE! ” ünlemini kullanmam yeterliydi J

 Bunun gibi “ Sou sou “  yada karşı tarafın konuşması bittiğinde “ ….desu ne ” diyerek kendimi hem kurtarıyor hemde karşı taraftan ne güzel Japoncam olduğuna dair iltifat bile alıyordum .
Japonca'da uzun bir cümle kurmak yerine bir kelime ile kendimizi ifade etmek mümkün.

Mesela yanınızdaki arkadaşınız yolun karşısına geçerek artık kendi istikametine devam edecek diyelim.
Arkadaşınızın şu cümleyi kurmasına gerek yoktur “ Buradan artık ayrılıyorum / Ben artık karşıya geçiyorum ” gibi bir cümleye ihtiyaç duymadan “ Jaa wataru ” demesi gayet anlaşılır olacaktır. ( Wataru- 渡る :Karşıya geçmek ) Peki arkadaşımız bir şey söylemedi  ben sormak istiyorum “ Artık gidecekmisin / karşıya geçiyor musun? ” diye.

Yine aynı şekilde wataru kelimesini kullanmam yeterli burada bir fark ile oda ses tonuma soru işareti ekleyerek J
Bu gerçekten şahit olduğum gerçek bir örnektir
Yada dikkat etmeniz gereken bir tehlike var.

Türkçe'de ki gibi  “ Aman dikkat et , geçme , dur , sakın yapma , dokunma , dikkat et sıcak  yanarsın ” vs gibi kelimeler yerine her türlü tehlike arz eden durumda tek başına “ Abunai - 危ない “ kelimesini kullanmamız  yeterli olacaktır.

Yine sevgi sözcükleri yada nefret , kızgınlık içeren ifadeler içinde aynı yöntemi uygulamak mümkün.
Örneğin; canım cicim tatlım vs gibi kelimelerle kendimizi sevdiğimize ifade etmek istiyorsak.

Hemen tatlı bir ses tonu takınıp onun isminin önüne –kun , -chan gibi ekler eklediğimizde işlem tamamdır diyebilirim. Hatta eşinize karıcığım canım sevgilim gibi bir şey ifade etmek istediğinizde sevgi dolu bir ses ile " Anata " derseniz size güzel bir gülümseme yada benzer bir şekilde cevap verecektir ;)

Şimdi gelelim kızgınlığımızı nasıl ifade edeceğimize.

Yöntem aynı şekilde kızgın , sert bir ses tonuyla bir kelime söylersin ki ondaki anlam Türkçedeki en ağır hakarete bile denk gelebilir.
Burada iş sizin yeteneğinize kalıyor yani hislerinizi ses tonunuza ne kadar yansıta biliyorsunuz.
Bunun için de iyi bir gözlemci olmak önemli çünkü sadece animeleri izleyererek bunu başaramayız.
Hatta bir Japon'la konuşurken izlediğimiz animeler'den esinlenerek mimik ses tonu yada anime kelimesi kullandığımızda bunu karşımızdaki Japon hemen anlar ve bu çok anime izlemiş galiba diye de düşünme ihtimali yüksektir.
Buna da dikkat etmek gerekir ;)

Yazar : Cemaynur Şahin

23 Temmuz 2019 Salı

Japonya'da bahşiş var mıdır?

Japonya'da da olduğu gibi ülkelerin kültürüne göre bahşiş kültürü değişkenlik göstermektedir.
Bizim ülkemizde aldığımız hizmet karşılığında (çoğu yerde) bahşiş vermek zorunluluğumuz yoktur.
Bu o anki ruh halimiz  ,cebimizdeki paramız , aldığımız hizmete göre değişkenlik gösterir.

Ama Japonya'da bir restoran'da ne yiyip içtiysek onun fiyatını öderiz ve restoran'dan çıkarız böylece kafamız ve vicdanımız rahat eder çünkü fiyat belli , ödeme belli.

Karşı taraf bize verdiği hizmet için başka bir beklenti içine girmez.
Az mı oldu , çok mu oldu , bahşiş bıraksamıydım acaba gibi kafada kalan sorular ve vicdan muhasebesi yapmayız.
Ayrıca Japonya'da hesap ödemek için masaya garsonu çağırıp “ Hesap lütfen ” diyemeyiz çünkü hesap dükkan/restoran girişindeki kasiyere ödenir.




Mekandan çıkmadan önce kasada ödemeyi yapar ve çıkarız.
Bir keresinde yanımda arkadaşım vardı sabah kahvaltısı yapmıştık ve hesabı ödemek için kasaya gittiğimizde arkadaşıma kahvaltıyı ben ikram etmek istediğim için kasaya ödemeyi ben yaptım.
Kasiyerin yüzünde farklı bir gülümseme memnuniyet vardı.
Oysa bahşişde bırakmamıştım J

Açıkcası ben anlam veremedim ve uzun zamandır orda yaşayan yanımdaki arkadaşıma , ben mi yanlış hissettim kasiyer neden farklı bir memnuniyetle gülümsedi diye sorduğumda arkadaşım şu cevabı vermişti.

Japonya'da özellikle aileler yada kadın ve erkek birlikte yemek yedikten sonra hesabı kadının ödemesi hoş bir davranış olarak görünür.
çünkü kadın aynı zamanda ailenin ekonomisini yöneten bir yönüde vardır.
Genelde erkekler çalışır ve kadın çalışmıyorsa evin , ailenin giderleri için parayı hanımına verir ve hanım evi idare eder demişti.

Bu durum her aile için ne kadar geçereli yada geçerliliğini hala koruyormu bunu bilmediğim gibi genelleme yapmakta doğru olmaz sanırım.
Ben şahit olmasamda duyduğum kadarıyla bazen çocuklu bir aile birşeyler yemek istediğinde örneğin yaz sıcağında dondurma yemek istediğinde çocuklar kendi harçlıklarından dondurma parasını ödeyebiliyormuş.
Ne kadar doğru tartışılır.

Yazar : Cemaynur Şahin

Youtube Kanalima Abone Olun

Sosyal Medya Kanallarimdan da Beni Takip eddebilirsiniz