30 Ocak 2016 Cumartesi

Japonların geleneksel yiyeceği omochi

Japonya'ya geleli 1 yıl olmuş.
Az buçuk dil öğrenilmiş.
Japon arkadaş edinilmiş ve ilk etkinliğime katılmış bulunuyorum:) ilk gittiğim etkinlik imece usulü hazırlanan japonyan'nın meşhur pirinç lapasından oluşan Omochi'ydi.
Japonların binlerce yıl sürdürdükleri lapa pirinçten elde ettikleri bu yiyecek her yıl aynı ayda hazırlanıyor.
Biraz bizim mesir macunu gibi gelenekselleşmiş.
Aynı mesir macunu gibi festivallerde halka dağıtılıyor.
Kışın 12. Ayda yapılıyor.
Her mahallede bu manzaraya rastlamak mümkün.
Fakat merkez dışındakiler daha kalabalık. Mahalle halkı ortaklaşa masrafları bölüşüp, kadınları hazırlık yapar.
Erkekli/Kadınlı bu havan gibi döveceklerde saatlerce döverler. Ev kadınları her yıl 12. Ayda bu mochiyi yapıp, küçük sabun şeklinde şekillendirip poşetlerle  dondurucularda saklıyorlar. Tüm yıl yenir.
Öbür sene yine 12. Ayda hazırlanır.
Tokmağı tahta, havanıda oyma taştan yapılmış.
Önce koca kazanlarda pirinç iyice haşlanıyor. Haşlanmış pirinçi bu oyma taşa azar azar koyup, macun halini alana kadar dövüyorlar.
Mahalle halkı sırayla değişe değişe dövüyorlar.
Gerçekten de kol yoruyor. Ben 10 dk yaptım da kolum ağrıdı:)


Erkekler döverken, mahallenin kadınları da yemek hazırlıyorlar.
Havanın soğuk olmasından dolayı sıcak sebze çorbası, pilav falan hazırlanıp hep birlikte pişirilip yenir.
El birliğiyle toparlanıp dağılıyorlar.
Japonya'nın en büyük imece usulü çalışması bu omochi işindedir:) Bu ilk yediğimiz gün, ben de Hamza'da hiç beğenmemiştik. Ne tadı var ne de tuzu.
Ve bir şey söyleyeyim mi? Japonya'ya geldiğimden beri ilk kez kendimi bir aile içinde buldum.
Mahalle toplanmış, arkadaşımın ailesi toplanmış hep birlikte herkes bir şeyin ucundan tutmaya çalışıyordu. Burası merkez dışında küçük bir mahalleydi.
Sanırım hala bu tür mahallelerde bu imece usulü yardımlaşma devam ettiriliyor.

Japon Anaokulu Mezuniyet Töreni

Japonya'ya geldikten hemen sonra ana okuluna başlamıştık. Oğlum anaokulun son iki yılına yetişmişti. 5. Ve 6. Yaş gruplarında zorlu iki yıl geçirdikten sonra japon arkadaşlarına göre %40 oranında bir japoncası olmuştu. Japon arkadaşları kadar konuşamıyor, okuyup yazamıyordu tam olarak. Yarı japoncası ile de olsa sonunda Oğluşumun ilk mezuniyeti:)
şirin bu yıl ilkokullu oldu. İlk başta çocuklar sınıf hocalarıyla salona giriş yaptılar.
Küçük küçük sandalyelerine oturdular.
İlk önce okul müdüresi ufak bir konuşma yaptı.
Malum çocuklar küçük olduğundan çabuk sıkılıyorlar:)
Konuşmanın sonunda tek tek çocukları bulunduğu kürsü'ye çağırıp diplomalarını verdi.
Diplomasını aldıktan sonra adını , soy adını, gideceği ilkokulun adını söylüyor ve en sonunda eğilip teşekkür edip, yerlerine dönüyorlar.
Salonun kapısından okulun çıkış kapısına kadar yeşil bir halının üzerinden hediyeleriyle ayrılıyorlar.
küçük sınıf arkadaşları ve diğer sınıf hocaları da çocukları ve ailelerini yolcu ediyorlar.
Kapıya kadar geçiriyorlar hep birlikte:)
Sınıf  öğretmenlerimizle anı fotoğrafı çekmeden çıkarmıyız hiç! Kadınlar koca bir yıl boyunca japoncası kıt analarıyla uğraşmışlar üstelik:)
Çocuklar'dan tek tek çiçeklerini alıp, iyi niyetlerini dileyip veda ediyorlar.
Oğluşumm çok seviyordu anaokulunuda, öğretmenlerinide.


Bana göre benden çabuk kaptı çocuk japoncayı.
Bana tercümanlık ediyordu bile hocanın dediklerini:) okula başladıktan 6 ay gibi sonra benim anlamadığım yerlerde hoca bağırıyordu hemen hamzaa diye:) Annene şunu anlat, bunu anlat diye:)
O da gururla öğretmen diyor yarın iki şort getirmek, bugün cantada çorap yok.( bu arada Türkçe'yi unutmaya başlamıştı)
Japonca öğrenecem derken çocuk türkçeyi unutmasının önüne geçemedik malesef.
Ama bu taşındığımız yeni hayatımızın ana dili japoncaydı ve Türkçe ikinci bir dil olmaya mahkumdu. Her ne kadar evde Türkçe konuşmaya çalışsakta normal bir türk çocuğu gibi yetiştiremedim.
20 yaşından sonra üniversite için geldiğimiz Türkiye'de Türkçe öğrenmek zorunda kalmıştı.

Japonya Yeniyıl Tebrik Kartları

Türkçe derslei verme dışında Japonya'da bir çok işte çalıştım. Bu işlerden biri de Japon postanesi. Postane adına Tebrik kartları satıyordum. O zamandan kalma bilgilerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Hani bir zamanlar benimde 15 yıl öncesine kadar tanıdıklarımıza, akrabalarımıza yılbaşı tebrik kartları atardık ya.
İşte japonlar bu geleneği hala devam ettirdiklerini biliyormuydunuz?
Hem de öyle böyle değil. Bir iki kişi değil, bir kaç yıl değil. Her bir japon her yıl Aralık' ayında tahmin edemiyorum ama yüzlerce hatta binlerce tanıdığına tebrik kartı yazıp gönderiyor.
Japonlar çin takvimini kullanıyorlar.
Bu yıl 2016 maymun yılıdır. Tüm tebrik kartlarında maymun figürleri basılı:)
Aralık ayı demek tebrik kartlarının satın alınması, hazırlanıp postalanması demektir.
100'den aşağı gönderecekse ayın başında satın alınıp sonuna doğru hazırlanıp yollanır.
Eğer 100'den fazlaysa Ekimin başında satın alınıp, Aralığın sonuna doğru gönderilir.
Bazı japonlarda yılbaşının (3 gün resmi tatilinin) sonunda atar. Yani yılbaşından sonra.
Sorduklarım da; yılbaşında tüm postanelerde çok kuyruk var.
Saatlerce bekliyorsun ve gönderilmesi günler buluyor.
Yılbaşından sonra 2. gün atması beş dakika diyorlar.


Bir'de daha mı ucuz oluyormuş ne!
Yani anlayacağınız bir japonla buluşmak istiyorsanız asla Aralık'ta buluşmayı teklif bile etmeyin.
Aralık'ta bir japon'dan asla randevu alamazsınız:)
Çoğu japon aileleride, çocuklarının resimlerini basarlar.
O yıl 3 veya 7 yaşına basmış bir çocukları varsa o seçilir özellikle.
Japonya'nın postane şirketinde de çalışıyorum:)
Tebrik kartı satıyorum.
Adamlar 3-5 tane değil, yüzlerce alıyor.
Sadece ilk okul çocukları bir kaç tane sınıf arkadaşları için alıyorlar.
Zevkli bir iş ama yaaa.."AEON Maxvalu" marketi içi.
Sanırım Japonya'da postane'de çalışan tek yabancı bendim:) Postane kartları satan bir yabancı görünce şaşıran japonlar aklıma geldi de:)

Japon mutfağı ve yemekleri

Japonya diyince hemen kedi, köpek, bebek yedikleri akıllarına geliyor insanların.
O yüzden böyle bir konu açmak istedim. Japonlarla Çinlileri karıştırmamaları için.
Aslında japon yemekleri çok lezzetli ve çok çeşitli bir mutfak kültürüne sahip.
Biraz o ülkeden, biraz bu ülkeden diyerek de mutfaklarına katılmış yemek çeşitleri de var.

Sukiyaki (すき焼き)

Bu yemek tam bir japon mutfağı. Bir tencere yemeğidir ve masanın ortasına elektrikli veya gazlı ocak konup, bu tencereyide masanın ortasına koyduğunuz ocağın üzerine koyarak hem pişirip hemde yenen bir yemektir.
Hem evde hemde restaurantlarda rahatlıkla bulunur ve yapılır.
Çok çeşitli sebze ağırlıklıdır. İlk önce sebzeler konulur. Biraz haşlandıktan sonra hangi eti seviyorsaniz o eti koyup, kaynamış soslu ve sebzeli suda bir yandan pişirip bir yandan da yiyebileceğiniz ilginç bir yemektir:)
Japonlar genelde ince dilimlenmiş domuz etiyle yerler.
Bazıları tavuk eti, bazıları da balıkla yer.

Gyouza (餃子)

Gyouza japonya'ya çinden gelmiş. Japonya'da yaşayan çinlilerin açtıkları gyouza restaurantlarıyla büyümüş ve gelişmiş en sevilen yenen bir hamur işidir.
Aynı bizim mantıya benziyor. Biraz farklı pişirme tarzı var tabiki.
İçine soğan, kıyma, baharat vs. konuluyor. Hamur yoğrulup kabartılıp tek tek elle açılıyor. Bir çay tabağı genişliğinde açılıp içine bizim içli köfte içi gibi önceden hazırlanmış içi bir tatlı kaşığı kadar konup kapatılıyor.
İster haşlanmış, isterseniz de kızarmış yenilebiliyor.

Okonomiyaki (お好み焼き)

Sebzeli, etli ve soslu hazırlanmış bir krep. Mükemmel bir sosu var. Asıl onu sevdiren sosudur.
En güzeli de karidesli olanıdır. Buda has japon mutfağıdır:)

Pirinç Pilavı (Gohan) (ご飯)
Japonların ana yemeği o olmazsa olmasızı. Japoncası "shiro gohan".
Nasıl ki bizde ekmek yoksa doymayız, Sofraya oturmayız. Japonlarda sabah-öğlen-akşam 3 öğün yenilen ana besin kaynaklarıdır.
Tuzsuz ve yağsızdır. Haşlama ama suyu aynı bizim pilav gibi bire bir su koyularak yapılır.

Tempura (天ぷら)
Japonların kızartma yemeklerin kralıdır:)  Japonlar çok fazla yağlı yemek yemezler, çok da sık yemezler.
Ama tempura baş taçları Genelde sadece restaurantda yenilir. Ayda bir gün falan aklınıza gelen tüm sebzeyi kızartırlar. Aaaa bununda kızartması olurmu diyeceğiniz sebzeleri bile:)

Miso Çorbası (味噌汁)
Japonların geleneksel çorbası. Günün 3 öğünü yenilen ana yemek. Bu çorba onlar için bir sağlıklı yiyecek.
Deniz ürünü ağırlıklı yapılır. Sebzeler, soya fasulyeleri, deniz tuzu, yosun.
Çok farklı çeşitleri ve sosları olan, başta reddedilip sonradan bağımlılık duygusu yapan müthiş bir çorbadır:)


Sushi (寿司)
Japonların dünya'da en çok bilinen bir yemek çeşididir.
Tüm dünya'da sushi denildimi çiğ balık akla gelir.
Aslında haşlanmış, pişmiş, sebzeli, çok çeşitleri var.
Bende çiğ et yiyemediğim için haşlanmışları tercih ediyorum.

Yakitori (焼き鳥)
Türklerin şiş kebabı neyse, japonlarında yaki torisi o dur:) bildiğimiz tavuk şiş.
Tek farkı sosu! Başka anlatılacak sözü yok bence:)
Bazen arada başka etler ve sebzelerde katılarak pişirilen çeşitleride var canımm

Sashimi (刺身)
Hani derler ya denizden babamda çıksa yerim. İşte o sözün geçtiği tek ülke japonyadır heralde:)
Denizden çıkan tüm canlı varlıkları böyle canlı veya yeni çıkmış çiğ, sadece bir sosla tüketilen bir japon yemeğidir. ıııııyyyyyy diyenleri duydum bile:)

Ramen (ラーメン)
Çin kökenli bir yemek çeşididir. Japonların günlük tükettikleri çeşitlerini çıkarttıkları, sonradan japon mutfağına katılmasına rağmen ana menüye giren tek yemektir. Maalesef domuz kemik suyu'yla hazırlanılır.
Ve biz tadına bakamadık. O yüzden tadını tarif edemem. Üstünde koca domuz eti konuluyor.
Ve çok ağır şekilde sarımsak katıldığından dolayı onu yiyen birine yaklaşmak imkânsızdır:)

Onigiri (おにぎり)
Hani bizde bir yere giderken, yolculuk yapılırken yanımıza erzak olarak ekmek içine birşey koyup çantamıza koyarız ya. Japonlarda aynı bizim gibi nereye giderse gitsin yanlarına aldıkları tek erzakları "onigiridir".
Haşlanmış yağsız, tuzsuz pilava evde ne varsa, (tarifi zor) japon sosları veya erik turşusu koyulup yosuna sarılıp çantaya atılan ayak üstü yenen bir yiyecek.

Domburi (丼ぶり)
Bizdeki gibi pilav üstü kuru, nohut pilav gibi. Altı haşlama pilav, üstüne istediğiniz her yemeği koyulan bir çok çeşitli olan japon yemeğidir. Genelde pilav üstü çeşitli soslarla hazırlanmış et yemek ağırlıklıdır.

Kare Raisu (カレーライス)
Körili bir hint yemeğidir. Çinliler gibi hintlilerde kendi kültürünün restaurantlarını açmış.
Hangi şehire gitsen, hangi semte gitsen, ummadığın bir karanlık sokak arasında bile hint restaurantına rastlarsınız:)
Adamlar öyle bir ün yapmışlarki evlerde bile bu kare raisu'ya rastlıyorsunuz artık:)
Klasik bir japon ailesinin haftanın en az bir günü menüsünde muhakkak bu körili yemeği bulursunuz:)

Soba (そば)
Bildiğimiz bir makarna çeşididir:) %100 el yapımı.
Tahıl unundan hazırlanmış, sadece haşlama olan bir spagettidir.
Yanında küçük bir tasta sunulan sosa bandırılarak yeniliyor.

Udon (うどん)
Karman çorman birşey:) kalın bir spagetti hamuru ve sosuna kızartılmış et veya sebze katılarak yeniliyor.
Helalini bulmak biraz zor olduğu için çok az yemisizdir. Yedigimizde helal olsun diye çeşiti az'dı:)

Eveeett işte japon mutfağı bunlardan ibaret. Yani o yalnış bildiğiniz iğrenç, böcek, kedi, köpek yiyenlerden değilmiş değilmi? Japonlarda bizim gibi doğal yollardan besleniyorlar:)
Artık karıştırmayalım lütfen Çinlilerle, korelilerle, taywant'lılarla güzelim Japon milletini:)

Japonya Kyoto Gezimiz

Japonya'ya geleli 1 yıl olmuş. İlk kez eşimden ayrı sadece arkadaş ile şehir dışına gezmeye çıktım.
Eşimin patronunun karısı kızıyla birlikte, bende oğlanı yanıma alıp ilk kez birlikte geziye çıktık.
Patronun kızı benim oğlanın ilk japon arkadaşıydı.
Patron ile karısı restoranda çalışırken kızlarını bana emanet ediyorlardı. Oğlanla benim içinde çok iyi oluyordu.
Neyse arkadaşım bizi Kyotoya götürdü.
Japonya'nın eski başkenti buram buram tarih kokuyordu.
Gözünüzün gördüğü, görmediği heryer en az bin yıllık tapınaklarla doludur.
Kyoto'ya iki farklı tren istasyonundan gidebilirsiniz.
JR'la veya Hankyu ile. Biz JR ile gittik.
Hangi trenle giderseniz ona yakın tapınakları ziyaret edebilirsiniz. Büyük ünlü tapınaklar birbirlerine bir hayli uzak.
O yüzden Kyoto belediyesi ona göre otobüs düzergahları düzenlemiş.
Asla Kyoto'da kaybolmazsınız:) Adım başı otobüs durağı var.
Japonlardan çok yabancı dolu yolları, caddeleri ve sokakları.
Japonya'ya gittin mi Kyoto'ya uğramadan ben japonya'ya seyahat ettim demeyin:)
Kyoto sokaklarında ve tapınak çevresinde otomobil yasak. Giren de resmi araçlar.
Normal araçları sadece caddelerde görürsünüz.
Sokak ve tapınak çevresinde insan faytonları bulunuyor sadece.


Hani bizim büyük adadaki  atlı faytonlar gibi ama bu atın yerine genç, sağlıklı delikanlılar var.
Yaşlı bir tane göremezsiniz. Heralde belli bir kriterdeki erkekleri alıyorlar.
Aynı yaşlarda, aynı boylarda hepsi.
Arabalarda bizim büyük adadaki gibi 4-5 kişilik değil. Sadece iki kişi oturabiliyor.
Her tapınağın çevresi hediyelikçi dükkânlarıyla dolu. Her tapınağın kendi maketleri, resimleri, tabloları, oyuncakları, anahtarlıkları, sayısızca aklına gelen gelmeyen herşeyi hediyelik için yapıp satıyorlar.
Her  uğradığın tapınakların hediyelikcilerinede giriyorsun ister istemez:)
Bu güzel kızımız da 20 yaşına girmiş abileri ablaları:)
Japonya'da 3-7-20 yaşları çok önemli. Erkek ve kız çocukları 20 yaşına bastığında özenle böyle giydirilip, resimciye götürülüp hatıra resmi çektirip ordan da böyle tapınak tapınak gezdirilir.
Böyle gencecik, kimonolu bir kız gördüğünüzde bilinki bu kızımız 20 yaşında:)
İmkânı oldukça doğum günlerine denk getirilir genelde. Yada o haftaya.
Yasaka tapınağı, Kyoto'nun en büyük, en eski ve en ünlü tapınağı.
Dualarımızı edip çıktık allah kabul etsin:)

Japonya ilkokul Tanışma Günü

Oğlum, ana okulunu bitirdi çok şükür ilkokullu olduk:)
Çok farklı bir duyguymuş bu. Sanki kocaman adam olmuş hissi veriyor insana.
Hele bir de yabancı bir ülkede ilkokul'a başlayınca çocuk, heyecan iki kat artıyor:)
Neyle karşılacaz, nasıl bir eğitim, nasıl bir okul bilgimiz sıfır.
Etrafımızda deneyimli bir Türk'de yok!
Başka şehirlerde bu heyecanları yaşayan bir Türk aile daha var mı bilmiyorum ama duymadım bugüne kadar.
Tanışma günü dedim ama aynı tören gibi birşey.
Okul yok ama çocuklar okul üniformalarını giyiniyor.
Çanta'da yok. Sadece üniforma. Sabah 9'da çağırdılar toplandık. İlk önce geçit töreni yaptılar.


5. Sınıf öğrencileri yapma çiçeklerle yarım ay çelenk hazırlamışlar.
Tören salonundan, koltuklara kadar, kırmızı halıların üzerinde çelenklerin altında yürüyüp en öndeki 1. Sınıf öğrenciler için ayrılmış koltuklara geçtiler.
Önce müdür konuşma yaptı. Yarım yamalak anladık birşeyler işte:)
Sonra sınıf hocası çıktı, kendini tanıttı. İlkokul'da her dersin bir hocası varmış. Birde sınıf hocaları.
Sonra müdür tek tek çocukları çağırdı kürsü önüne. Çocukların boynuna çiçek taktılar.
Çocuklarda ilk önce kendi isimlerini ve soy isimlerini söyledi ve hangi anaokulundan geldiklerini söyleyen kısa bir tanıtma konuşması yaptılar.
Konuşma bitince bahçeye çıkardılar bizi. Ailelerle, çocuklar sınıfça ve okul müdürü ile sınıf öğretmenleriyle birlikte toplu resim çekilecekmiş.
Neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz için eşimle ben koyun sürüsü gibi takılıyoruz peşlerine:)
Japonya'da okullar Nisan'ın ilk haftasında başlıyor. Genelde 8-9 Nisan'ın gibi oluyor.
Tam da kiraz çiçeklerinin açılmasına denk geliyor.
O yüzden çok güzel bir manzarada resim çekiliyor:) neysemmm resimleri çektik. Çocuklar mini minnaciklar, çok şirinler.
İlk kez bu kadar japon çocukları bir arada görmüştüm:)
Resimler çekildikten sonra okul eşyalarını almaya girdik.

Kitaplarını,
Defterlerini,
Sulu boya erzaklarını,
İki poşet getirmemiz istenmişti bizden. İki torbada doldu:)
Torbaları hiçbir ücret ödemeden doldurduk ve eve döndük. Ooo Japonya'da herşey bedavaymış dedik sevindik.
Nerdeee öbür ay okul hesabı bizim banka hesabından 30 Bin yen çekmiş:)
Japonya'da devlet okulları da, özel okullarda paralıdır. Okulun ilk günü sizden çocuğun adına hesap açmanızı istiyor.
Bizde okulun bizden istediği bankadan hesap açtık.
Bir miktar para yatırmıştık. Onların hepsi çekilmişti o ay.
Okul eşyalarını aldıktan sonra öğretmenler çocukların sınıflarını gösterdiler bize.
Sınıflarıyla sırasını, tuvaletlerini, yemek hanelerini, revir odası, spor salonu, yüzme havuzu.
Bir saatte okulu dolaştık;) Sınıfıda çok tatlı, renkli degilmi?:)
Çocuklar birer kişilik masalar ve sıralar da oturuyor.
Kimse kimseyi rahatsız etmeden, sıkıştırmadan, kopya çekmeden:)
Oğluşum arkadaş bile edinmiş hemen poz verin dedim.
anam benimkide şımarık yüz vermiyor yaaa:)

Japonya'da Türkçe Sınıfı açtım

Japonca kursum bana çevre, japonca ve cesaret verdi.
Dili öğrendikçe, çevre yaptıkça yetinemiyordum.
Artık birşeyler yapmam, çalışmam gerek diyordum.
Eşimin çalıştığı yere gelen japon müşteriler türkçe öğrenmek istiyorum ama türkçe dersi veren bir kurs yok osaka'da diyorlarmış.
Eşim bana sürekli bahsediyordu bu konudan.
Ama ben yapamam, anlamıyorumki nasıl anlatayım diyordum.
Kursumdaki öğretmenlerimizin gruplarında Türkçe ders ve yemek dersi verdikçe cesaret topladım ve bir gün eşime 'ben türkçe dersi vermek istiyorum' dedim.
Nasıl vereceksin diye sordu?
Evdemi vereceksin, Eve mi gideceksin?
Ben de her ikisi de olur! Belki eve giderim. Ya onlar gelir yada bir orta yerde buluşuruz dedim.
Erkeklere asla izin vermem diye diretti:)

Tamam sadece bayanlara veririm diye söz verdim.
Çocuğun okulundan çok samimi bir arkadaşıma rica ettim. A4'den az büyük karton kâğıtlar buldum iki tane verdim eline.
Dedim Japonlara Türkçe dersi vericem bana bu kâğıtlara yazar mısın japonca?
Sağolsun çok güzel renklendirerek güzel bir dille iki kâğıtı da doldurup verdi elime.
Birini apartmanın giriş kapısına, diğerini de restoranın kapısına astık.
15 gün falan sonra eşim aradı beni sana bir öğrenci buldum. Tatlı bir kız türkçe dersi almak istiyormuş.
Çok sevinciliyim. Bir öğrenci bulmuşum:)
Hemen telefonumu ver dedim. Telefonunu da aldım ve buluşmak için randevulaştık.
Ocat'da ( Osaka Nambada bir Terminal ) buluştuk adı Junko çok Şirin bir kız.
Türkçe öğrenmiş az buçuk. İlk etapta tanışırken bana yardımcı oldu. Evde ders yapmaya anlaştık.
Yanımda koca koca iki Türkçe-Japonca ve Japonca-Türkçe sözlükler baş tacımdı:)
Tanışma'dan başladık selamlaşma, hal hatır sormalar vs devam ettik.
O kadarını önceki derslerimden tecrübeliydim:)


Yavaş yavaş seviye yükseldikçe ben zorlanmaya başladım.
Bilmediğim o kadar çok kelime varmış ki!
Her ders öncesi günlerce hazırlansamda, notlar tutsamda, kâğıtları bassamda, kız hiç olmayan yerden soru soruyordu yüzüne bakakalıyordum:)
Ama baştan konuşuyordum tüm kızlarımla! Japoncam dört dörtlük değil. Bilmediğim çok şey çıkabilir diye. Onlarda biliyordu seviyemi.
Yaptığım ders notlarım dışında bir soru çıkarsa yada anlatırken farklı bir yerden girersem sözlüklerime sarılıyorduk karşılıklı:)
Bazen onlar bana birşey anlatmak istiyorlar ama anlamıyordum, Japonca- Türkçe sözlükten anlatıyorlardı.
Öyle böyle 50'yi geçkin öğrencim oldu inanır mısınız:)
Zamanlar, yıllar geçtikçe profesyonelleştim.
Artık sözlükleri kullanmıyordum. Her istediğimi anlatabilir, tarif edebilir duruma geldim.
Hatta ve hatta onların sayesinde japoncam öyle bir ilerlemiştiki japonca kursum bana yetersiz gelmeye başlamıştı.
Dil eğitimimi Kanji eğitimine çevirdim.
Japonca öğrenmek istiyorsanız kesinlikle içinde yaşamalısınız.
Kitaplardan, videolardan okuyarak, izleyerek, ezberleyerek öğrenilmiyor bu dil.
Kurstan çok çalışarak öğrenmiştim bu dili.

28 Ocak 2016 Perşembe

Japonya'da Türkçe ders vermek

Artık japonca öğrenmeye başladık ya ders vermelere de geçtim:)
Japonca okulumdaki gönüllü, emekli, yapacak iş arayan hocalarımın grupları var.
Çevresi bizim gibi her ülkeden toplanmış yabancı dolu olunca yabancı ülkelerin yemek dersleri ve yabancı dil dersleri almak istiyorlar.
Gruplarında bir ay o ülkenin yemeği, bir ay ülkenin dilini öğreniyorlar.
Sınıfta her ülkeden biri var. Bu gruplara giriyoruz bizde ve ders başı parada kazanıyoruz:)
Ders ücreti ve yol parası iyi bir ücret ödüyorlar.
İlk denemem türkçe dersi olmuştu.
İlk kez gideceğim için çok heyecanlanmıştım. Yol bilmiyorum. Trenle hala tek başıma bir yerden bir yere gidemiyordum.
Sadece eşimle tren'e binip gidiyordum hep.
o yüzden korkuyorum yerin 3 kat altında kaybolmaktan:)


Rica ediyordum gideceğim grubun hocalarından birine gelip namba'dan beni alıp götürüyorlardı.
Dönmeye de aynı şekilde sağolsunlar bırakırlardı (yolu nambadan geçenler tabiki)
Ne öğretecem, nerden başlasam diye düşünmeye başladım.
Bir iki sayfa kolay şeyler yazdım hazırladım.
Karşılarına japonca'da yazıp gittim ki heyecandan bildiğimide unutmayayım:)
Gittim, büyük bir salon. 7-8 tane yuvarlak masa,
her bir masanın üzerine japonca (katagana) ile ülke isimlerini yazmışlar.
Her öğretmen, kendi ülkesini yazan masaya oturdu.
Her masada birer yabancıyız, japonlar da bir köşede toplu halde dikeliyorlar.
Grup başkanları japonlara anons edip "evet arkadaşlar, şimdi hangi dilin eğitimini almak istiyorsanız o masaya buyrun geçin" dedi. Japonlar koşturmaya başladı:)
Fransa masası doldu,
Almanya masası doldu,
Hindistan masası doldu,
Endonezya masası doldu,
Kore masası doldu,
Chine masası doldu,
Taiwant masası bile doldu,
ama bana hala gelen olmadı.
Yaaaa utanmaya başladım! ezildim, büzüldüm ya kimse Türkçe öğrenmek istemiyor mu derken sadece 2 kişi geldi oturdu masama:)
Sonra başkan bir anons daha yaptı.
Oturduğunuz masada yer yoksa, türkçe masamızda yer vardır dedi.

Tanışmayla başladık derse. Merhaba, nasılsınız, benim adım (......)
falan yarım saat içinde 10 kelimelik bir kaç ders verdik.
Sonra her masanın öğrencileriyle öğretmeni sırayla bütün insanların önüne çıktık.
Biz japonca ne öğrettiğimizi anlattık, öğrencilerimiz de öğrendiği dile çevirdi.
Farklı ülkelerin insanlarıyla kaynaştık, Japon arkadaş çevrem genişledi, para kazanmaya başladımm:)
Bu benim ilk zincirlerimi kırma dönemimdi. Bu ders bana o kadar cesaret verdiki dedim tamam bu sistem böyle yürüyormuş! Bundan sonra bu şekilde hazırlanacam, bu kelimeleri öğretsem yeterliymiş vs kendimi motive ettim:)

Bu özel derslerin sonu gelmiyordu. Sürekli bir yerlere çağrılmaya başlandım. Sadece Türkçe dersi değil, Türk yemekleri içinde teklifler gelmeye başladı.
Her bir sınıfım en az 15 kişilik oluyordu. Zamanla para kazanıp eve katkım git gide artıyordu. Dil desen hala çat pat ama o zamanlar Türkçe bilen insan çok az bulunuyordu.

26 Ocak 2016 Salı

Japonya'da telefon Şirketleri

Japonyada 3 büyük telefon şirketi var.
Bir kaç tane de yeni çıktı ama pek tutulmuyor, insanlara güven veremiyorlar.
Bu 3 büyük şirketler.


1. Softbank
Japonya'da yaşayan yabancıların %90 nı bu şirketi tercih ediyor. Sanırım Apple avantajları sayesinde?
Softbank dedin mi Apple, Apple dedin mi Softbank demektir. Bu ikisi bir imaj yapmış birlikte.
Kullanışı kolay, en küçük kasabanın ücra köşesinde bile bir ofisini bulma kolaylığı.
Android tabanlı telefonları çok az. O yüzden Android kullanmayı sevmeyenlerin yerimi desem bilemeyiz. Ve Yabancılara kontrat kolaylığınıda unutmayalım:)
Japonya'nın en kazık şirketi olmasını da:)

2. EU
Japonların %50 si, yabancıların da %10 kullandığı bir şirket. Japonyanın 2. Büyük şirketi. Neden japonlar yabancılara oranla bu şirketi kullanıyor anlam verilmiyor. Alışkanlık? Yerli malı, halkın malı?
Softbanka oranla ofisleri biraz daha az. Özellikle yabancıların yaşadığı bölgelerde.
EU'da Android ağırlıklı sistem telefonlar var. Son bir kaç yıldır Apple çıkarmaya da başladı.
İPhone 5 le ilk satışlarını başlattı.

3. Docomo
Japonya'nın en büyük kendi memleketin şirketi:)
Japon halkının diğer %50 belkide biraz daha fazlası docomo yu tercih ediyor.
Docomo'da sadece Android sistem mevcuttu ama onlarda yavaş yavaş İphone'a geçiş yaptı. Bir nevi zincirlerini kırdı demek daha doğru olur:)
Samsung Android tutkunları, iPhone pek sevmeyenler kitlesimi artık bu Docomo aşkı bilemem:) yine de hala android ağırlıklı bir şirket.
Japonya'da telefon cihazları bu şirketlerden 24 ay kontratlı alınır. Telefon faturasına yansıtırlar.
Ortalama 4 bin yen cihaz, 500 yen sigortası, 5 bin yen internet paketi, 1,980 ile 980 yen iki konuşma paketi,
En az da kendi şirket dışı konuşma extraları,
Sana yaptımı aylık 12~13 bin yen fatura.
Bizim 3 kişilik hat faturası aylık 30~33 bin yen ediyor, aynı aylık:)
Ama gel gelelim bu pahalı lüksten vazgeçemiyoruz.
İki senelik kontrat biter bitmez, telefonu yeniliyoruz.
Ayy iPhone 10 çıkmış,  Ayy 12 si çıkmış.. Onda var bende neden yok.

Diğer Alternatifler.
Japonya'ya seyahat amaçlı gelenler, bir yıllık vizesi olanlar, kefili olmayanlar, yani yabancılar için diyelim, bu şirketler 24 ay kontratlı telefon cihazı verilmiyor.
Hat bile almak çok zor.
Hadi bir kefil buldunuz, banka hesabınız biri üzerine alıp hat açtınız diyelim, cihaz alamıyorsanız size iki alternatif vardır.
1. Hattınızı açtığınız şirketten en ucuzundan, en basitinden, peşin almak zorundasınız.
Örneğin en ucuz telefon 30 bin yen diyelim, internete bile girmeye bilir: p
İphone alacam illada diyorsanız peşin peşin 90-120 bin arası ödemek zorundasınız:)
2. Alternatifinizde
Chuko (中古) yanı ikinci el dükkânlarına uğramak olacak. Bu da sizin için çok iyi ve ucuz alternatif. Şirkette satılan bir marka telefonun aynı marka, aynı seri telefonu bu dükkânlarda %50 daha ucuza alabilirsiniz. Hemde sınırsız hep sizin malınız olacak:)
Şirketten aldığınız kontratlı telefonlarda ülkeyi terk etmeniz halinde sıkıntılar yaşarsınız. Bir daha bu ülkede kendi adınıza telefon başvurusunda bulunamazsınız. O yüzden bu ikinci elciler al gülüm ver gülüm. İster at, ister sat.
Bir de yurdışında kullanılan sim free telefonlar.
Hem yurt dışı hemde Japonya içinde kullanabiliyorsunuz.

Normal japon sim kartlarına göre daha pahalı bu aletler.
Bir iPhone 30-40 bin yene alırken sim free diye 70-90 bin yene satıyorlar. Ama yok ben bundan sonra Japonya'dayım, burada kullanıcam sim free gerek yok derseniz yine ikinci el magazalarda su dan ucuz telefonlar bulabilirsiniz. Ben uzun yıllar oldu hat üzerinden almayalı. Son iki telefonumu da İphone mağazasından sıfıra direk nakit alıyorum. 24 ay taksitliden daha uyguna geliyor.

Bir de size bir sır vereyim mi?:) Yurtdışından gelen gideniniz varsa bu fırsatı iyi kullanın! Siz Japonya'da yaşadığınız için vergiden muaf olamıyorsunuz. Fakat yurtdışından gelen turistler için %10 vergi indirimi var. Ben de ne zaman telefonumu değiştireceksem bir arkadaşa denk getiriyorum. O arkadaşın pasaportu üzerinden sıfır ambalajında telefon satın alıyorum. En son aldığım İphone 11 plus max telefonum vergisiyle 140 bin yenken, bir arkadaşın pasaportuyla 119 bin yen'e aldım!

Hatta almak istediğiniz bütün pahalı ürünleri o arkadaşın veya akrabanın pasaportu üzerinden vergisiz alışveriş yapabilirsiniz:) televizyon gibi, bilgisayar gibi, aklınıza ne geliyorsa işte:)

24 Ocak 2016 Pazar

Japonya vizesi nasıl alınır

Japonya'ya vize almaksızın girebiliyorsunuz.
3 ay turist vize anlaşması var her iki ülke arasında.
Kadınlar ve çocuklar sorgusuz sualsiz giriş yaparken, genç erkekler biraz sorguya çekiliyor:)
Acaba gerçekten japonya'ya gezmeye mi geldi?
Yoksa bu vizesiz girişi fırsata çevirip kaçak göçmen olmaya mı geldi?
Eğer bayansanız, fazla sıkıştırılmazsınız ama yinede tedbirli gelmeniz önerilir.
Özelliklede beyler size bu tedbir listem:)
1. Bankada, japonya’da kalacağınız süre içinde param var, madur olmam diye bir kaç milyar olsun.
2. Geldiğiniz otel veya arkadaş, aile her nereyse açık adresini bulup, çıktı yapıp yanınıza alın.
3. Varsa tanıdık yada kimin için geldiyseniz onun telefon numarasını alın aratıyorlar.
4. Biletinizi gidiş-dönüşlü kestirin. Bir gideyim, dönüşte bakarım demeyin. En şüpheli durum budur.
5. En önemliside bu dikkat buraya :) ORDU lu olmayın:)
Helede fatsalı. Üzgünüm ama japonya'da kara listedesiniz:)


Neden diye soracak olursanız. Geçmişiniz çok kirli.
Nagoya’da hırsızlıktan içeri giren fatsalı sayısı hiç de az değil. İçecek makinelerini soymakla ün yapmışlar.
Vize verirken bile kimlikte ordu - fatsa yazıyorsa göçmen bürosunda direk reddedildi diyor.
Neyse konumuza dönelim tekrar.
Japonya'da niyetiniz uzun kalmak veya yerleşmekse 3 çeşit vize var.
Bunlardan birini almalısınız.
1. İşçi vizesi
2. Aile vizesi
3. Öğrenci vizesi
Ben eş'ten dolayı aile vizesiyle geldim. Eşimde işçi vizesiyle gelmişti, arkadaş vesilesiyle.
Japonya’da yaşayan vizeli biriyle veya bir japonla evliyseniz aile vizesi alırsınız.
Çalışmaya gelmek için alacaksanız, Türkiye’de çalışma kâğıtlarınız tam olmalı.
10 yıllık referanslar, genelde sabit çalıştığınız işyeri adresi, sağlık sigortası girişleri, sağlık raporları falan filan bayağı uzun bir liste bu.
Bir de okumak için geldiyseniz, üniversiteden vize talep ediyorsunuz.

Osaka’da yaşamak isteyenler göçmen bürosu cosmosquare istasyonunda.
Namba’dan gidecekseniz “Midousuji Line” a binip “Hommachi”de inecekseniz.
Hommaci’den koyu yeşil renkli “Chuo Line” dan aktarma yapacaksınız.
Dışarı çıkmayın sakın, içerden tek biletle aktarma oluyor ücret 280-310 yen civarı.
Aile vizesi alacaksanız, kefiliniz eşiniz olacak o nedenle birlikte gitmelisiniz.
İşçi vizesi alacaksınız kefiliniz patronunuz olacak yine birlikte gidilir. Öğrenci vizesi alacaksınız, okuduğunuz okul kefiliniz olacak.
Doldurulacak onca kâğıt var, allah kolaylık versin:)

İlk vizeniz 1 yıllık. İkinci vizeniz de 1 yıllık, 3. Vizenizden sonra 3'er yıllık süreyle veriyorlar.
Eğer bir japonla evli ve aile vizesiyle duruyorsanız bayanlar 3-4 senede süresiz oturum alıyorsunuz. Erkekseniz biraz daha uzun sürüyor 5,7 sene civarı!
Eğer eşiniz’de siz’de yabancısanız hanginiz ilk geldiyse o tam 10 yılı doldurmak zorunda.
Eşim benden 2 sene önce geldiği için 2010 yılında eşim 10 yılını doldurduğunda, oğlumla bende eşim artık süresiz olduğu için 8 yıllıkken 6 ay sonra süresiz oturum vizesi aldık.
O saatlerce süren form doldurmalardan kurtulduk çok şükür yıllar önce.

Japonlar'la Türklerin ortak kültür noktaları

Japonlarla biz Türklerin bir çok ortak kültür noktamız var. Bir kaçını sizinle paylaşmak istedim.

1. Eve ayakkabıyla girmezler.
Pek temizlik yapıldığı söylenmez ama, eve saygılarından dolayı sokak ayakkabılarını
(Genkan) dedikleri kapı eşiğinde çıkartıp, çoraplarıyla veya ev terliğini giyip (Tadaima) yani ben geldim bizde (selamün aleyküm:) diyerek geldiğini belirtirler.
Markete de gidip gelseler kesinlikle bu kelimeyi kullanırlar. Japonlar'da Amerika, batı özentisi evet var ama ne hikmetse bu kültürlerinden biz türkler gibi vaz geçmiyorlar:) Bizim Türk dizi ve filmlerinde artık ayakkabı ile giriliyor evlere.
En fakir eve bile ayakkabı ile girmeleri çok komik:)



2. Yer Sofrasında yerler.
Japonlar yer sofrasına biz türkler gibi çok değer verilir.
Aileyi bir araya getiren bir eşyadan öte, aile bağlarını sımsıkı tutandır.
20. yüzyılda normal masa sandalye'de yiyenlere oranla, %80 üzerindedir.
Masa sandalyeyi daha modern, daha avrupai, yabancı arkadaş çevresi olanlar kullanıyor.
Bir japon evine gidin %100 japon kültürüyle yaşayan bir aile sizi yer masasında ağırlar. Ortam o kadar sıcak ve samimi ki kendinizi ailenizin evindeymiş gibi hissedersiniz.
Masa sandalyede ağırlandığın avrupai modern evde bu kadar rahatlığı asla bulamazsınız :)


3. Yer yatağı.
Japonların vazgeçemediği diğer en önemli kültürleride yer yatağıdır.
Bir japon evine değil 5 yıldızlı bir otele de gitseniz suit odalarda tutsanız japonyanın kültürü bu yer yataklarıyla karşılaşırsınız.
Yer yatağında yatamayan şimdiki nesil biz türkler işkence çekiyoruz bu durumda :)
Otel odası tutarken özellikle (betto) yani karyola diye belirtmekte bulunuyoruz mecburen :)
Yeni evlenen bir yeni gelin evine gidin ortada bir yer masası, yanında yer yatağı başka birşey yok :)) şaşırıyorsun ilk bakışta!
Bizde yeni evleneceksinde bir yatak, sehba, buzdolabı ve tv'le evleneceksin peh!
Ama japon kültürü bu işte şaşırmayacaksın.
Aslında suçları da yok canım herşey çok pahalı.
Japonya'ya ilk geldiğimizde 6 ay boyunca yerde bu yatakla yattık ve yer süngerinde oturduk.

4. Hamam ve kaplıcalar.
Güzel yurdum Türkiyem gibi Japonya'da kaplıca cenneti. Ve her mahallede hamam var.
Süleymaniyeli biri olarak çocukluğumdaki eski istanbul'da her mahallede vardı hamamlar.
Bekar japonlar evlerinde banyoları, şampuanı, havluları olsa da kesinlikle mahallenin hamamına gider yıkanır.
Belki bir rahatlama derler buna belkide hazır sıcak su, bol kese :) Saatlerce sıcak suda oturma, iki sohbet, muhabbet bilemeyiz ama bekar japon erkekleri bayılıyor mahalle hamamlarına.
Yaşlı teyzelerde öyle. Bazen bende gidiyorum teyzeleri görseniz oturmuşlar sıcak havuzlara komşusuyla başlamış muhabbete:) Hepside birbirini tanıyor ha!
Ben kalıyorum bir köşede, dinliyorum onları.
Bazen biri, olduğum bölüme geliyor selam veriyor, gülümseşiyoruz karşılıklı:) soruyorlar nerden geldiğimi, nereli olduğumu.
İki kelime japonca konuşunca aaaa çok güzel japonca konuşuyorsun, ahh ah ben yabancı dil öğrenemiyorum, kafam almıyor falanlar:)
Japonların %100 bütün evleri küvetlidir.
Çocuklar akşam okuldan döner dönmez ilk yaptıkları şey banyoya girmek. Anne küveti sıcak suyla doldurur.
İlk önce çocuklar küvetin kenarında kirini akıtıp küvete girip günün yorgunluğunu atar.
O su öylecek bırakılır. Üzerini kapağıyla örterek tabiki.
Akşam peşine baba gelir işten o da küvet kenarında sabunla kirini akıtıp küvete girip rahatlar.
En son anne girip yıkanır. Küvetteki sıcak suyu 
çamaşır makinesine döküp o günkü çocuklarla, babanın çıkarttığı kıyafetleri yıkar.
Bizim gibi haftalık biriktirip, bütün gün çamaşırla uğraşmazlar:)

5. Görücü usülü evlilik.
Şimdiki 20. Yüzyılda bu gelenek tükenmek üzere fakat, hala bu usülle evlenen bir kaç gençle karşılaşabilirsiniz.
50 yıl önce, japonya'da ki evliliklerin bir çoğu bu gelenekle olmuş.
Şuanın 70'li, 80'li yaşların teyzeleri görücü usülüyle evlenmiş. Türkiye'de neredeyse %50 bir kısmı hala bu gelenek sürdürülmekte. Japonya'da evlilik için aracı şirketler var. Evlenememiş, 40 yaş üstü kadın ve erkeklerin başvurdukları bir yer. Tüm sicilleri, bilgileri özenle toplanmış, şimdiki internetteki programlar gibi eşleştiriliyorlar. Bence internetten daha güvenli bu şirketler. Çünkü ortada canlı kefiller var.
Bizim ülkedeki gibi o saçma evlilik  programlarına çıkıp ben koca veya karı arıyorum, diye yırtınmıyorlar:)
Görücü usülü evlilik, iyi bir gelenek mi? Kötü bir gelenek mi?? Bilemiyorum.
Hatta bende görücü usülüyle evlendim:)

Gel Max ve CELL DELETE BREAK MASSAGE Denemem

Her bayanın korkulu rüyasıdır çatlaklar, tabiki benimdeeeee
Okadar çok olmasada insanı rahatsız edici bir görüntüsü var..
Tv shop ta gördüm bu kremlerin reklamını..
Kadınlarda ciddi bir değişiklikler vardı..gerçekten düzeltiyormu??
Onariyormu?? Yalanmı yoksa?? Diye sorarken kendimi yine birkez daha
Rakuten. co. .jp de buldum:)) GEL MAX Fiyatı 3,180 yen di. 80 tl civarı ediyor..
CELL DELETE BREAK MASSAGE Fiyatı 1,764 Yen. 50 milyon civarı
Aldım, geldi,ogün denemelere başladım...
O hafta tam gün, her akşam, günler geçti, Haftaları buldu..
Bir tane yetmedi, aldım daha da 2? 3? 4? Sayısını ben bile unuttum okadar yâni:))
ama bir fark göremiyordum!!!!
TV deki bayanların ciltleri pürüzsüz hale geldiğini gösteriyordu ama???
Yalan mıydı?? İlkkez yanıltılar mı japonlar beni??
Japonlar bile buna bir çare bulamıyorlardı....
İlkkez güvenimi yerle bir etmişti bu ürün yüzünden japonlar..
Bir daha çatlak kremi alır mıyım?? Aslaaaaa
Karşıma çooooook çeşit çıktı sonralarda ama inanmıyorum bu kremlere..
Sizde benim gibi inanıp çöpe attığınız olmuştur bu ürünleri?

23 Ocak 2016 Cumartesi

Japon Masajıyla Ameliyatsız yüz germe

Ben de sizin gibi hep merak ediyordum, japonların cildi neden pürüzsüz? Neden hiç sarkma ve kırışıklık yok? Ne yapıyorlar da ciltleri gergin diye hep düşünüyordum. Bir japonla konuşurken gözlerim hep kaz ayağı var mı, gıdık sarkmış mı diye yüzlerini inceleyerek sohbet ediyorum. Ama inanın 50 yaş altında bir karışıklık olmaz mı ya? Nasıl bir DNA nasıl bir uygulama yapıyorlar da adamlar bizim gibi kırışmıyor. Öğrenmem gerekliydi tüm bunları:)

Bu aralar yüzüme takmış bulunmaktayım:)
Çarşı'da gördüğüm tüm kozmetikcilere uğruyorum.
İlgimi çeken kremler, cilt temizleme ürünleri, maskeler, aklınıza ne gelirse alıyorum.
Bir masajcı'ya girdim, yüz masajı yaptırdım.
Yüzümün rengi değişti resmen ve evde uygulamam için bu masaj teknikleri yazan kâğıtı verdiler.
Haftada bir masaj salonu, her gün de evde sabah yüz temizlemeden sonra bu tekniği uyguluyorum.
En az 5 yaş geriye gitti cildim. Tonik ve  kremler aldım.
Sabah ve akşam günde iki kere yapmam gerekmiş.


Biz Türkler de ne uğraşırız yaaaa:) neysem yaptım bir hafta 10 gün falan. Ama cidden cildim bebek cildi gibi oldu. Aynadan kendime baktıkça bakasım geliyor :p
Bu masajı uygulamak için cildinize uygun bir masaj yağı veya kremi kullanmalısınız. Kuru cilt üzerinde denerseniz cildinizde tahriş oluşabilir. Benim cildim normal cilt olduğu için herhangi bir masaj yağını veya kremini kullanabiliyorum.

Tamam adamların ırkından gelen bir güzellikmiş ama bir de Japon yüz masaj teknikleri de çok faydalıymış. Bir kaç kez farklı masaj salonlarına gitmeye başladım ve her gittiğim masör bu fotoğraftaki teknikleri uyguluyordu bana. Bende uzun bir süre bu tekniğe sadık kaldım ve hiç erinmeden aynı şekilde sürdürdüm. İnanır mısınız yüzümdeki ince kırışıklıklar ve sarkmalar yok oldu! Fotoğraftan bakarak anlamadım diyenler olursa sizler için YouTube kanalımda uygulamalı bir vlog çekebilirim:)

Japonya'da Sakura Kiraz ağacı çiçekleri

Mevsimlerden ilkbahar, aylardan Nisan. Kuşlar cıvıldıyor, hava mis gibi tam benlik ılık bir hava ve sokaklar, caddeler bembeyaz.
Şaşırtıcı şekilde güzel bir manzaraya büründü her yer.
İlk geldiğim o don görünümlü, basit evlerle dolu caddeler gitmiş, yerini bembeyaz gelinlik giymiş caddeler gelmiş! Bu ağaçlara aşık oldum. Hiç dikkatimi çekmemişti.
Sormaya başladım herkese bu ne ağacı? Neden bembeyaz çiçeklerle dolu? "桜木-Sakura ki" Kiraz ağacı dediler. Aslında hayatımda hiç kiraz ağacıda görmemiş bir İstanbul çocuğu olarak gözümün önüne sadece kirazlarla dolu olmalı ama bu bembeyaz çiçekle dolu diye geçti.Hemen eve döner dönmez açtım bilgisayarı İnternetten araştırdım baktım. Türkiye'deki kiraz ağaçları hep meyve vermiş.
Japonya'nın bir kültürü mü olmuş desem? bir geleneksel piknik vesilesimi olmuş desem tüm Japonya'yı donatmışlar bu ağaçla.
Tüm parklar, Okul bahçeleri, Evlerin önleri, Caddeler, Nehir kenarları, heryer kiraz ağacı var. Bir cadde'de en az 100 tane dikmişler. 
Beyazı, pembesi, kırmızısı. Nisan dedin mi sakura zamanı. Sakura dedin mi piknik zamanı gelmiş demekmiş. Bende öğrendim bunları zamanla.
Bir ay sürüyor bu görsel güzellik.
O yüzden bütün akrabalar, iş arkadaşları, okul arkadaşları, mahalle halkı bir gün belirleyip, sözleşip piknik planları yapılıyor.
Piknik derken aynı bizim gibi ızgarasız, çaysız, çeşit çeşit yemeksiz olmaz. Onlarda pikniklerde mangal yapmaya bayılıyor ☺️ Ya bir kişi bütün masrafları yapar, gelen kişi sayısına bölüşür. Yada herkes kendi evinde 2-3 çeşit hazırlayıp, getirip, hep birlikte yenilir. Sadece ve sadece komşuluk ve arkadaşlık yılın bu zamanında bir araya gelip pekinleşir. Seneye yine buluşmak dileğiyle ayrılır. 


Kimse kimseyi evinde ağırlamaz kimse kimsenin evine gitmez. Sırf bu mevsimde geziler düzenlenir. Bilmem şu şehrin sakurası çok meşhur koş oraya. Yok şu şehrin sakura manzarası çok güzel koş buraya.
Özellikle emekliler ve yaşlılar tabikide. Otobüsler dolusu turlarla karşılaşabilirsiniz bu mevsimde. Bizde ortama uyup yiyecekler, içecekler hazırlayıp pikniğe gittik. Kiraz ağacı altında yemeğin, pikniğin tadı bir başka oluyormuş gerçektende.
Sanki gelinliğin altına girmiş, insanın içini, düşüncelerini, beynini temizleyip bembeyaz sayfa açıyor kendisi gibi.
Huzur doluyor insan o manzaranın ortasında.
Eğer birgün Osaka'ya yolunuz düşerse tavsiye edeceğim en güzel mevsim ilk bahardır. Mart'ın ortasıyla Nisan'ın ortası.
Unutmayın haaaa :))

Japonya Kobe gezimiz

İlk şehir dışı gezimizi Kobe'ye yaptık:)
Namba'dan Hanshin'e bindik. 740 yen civarıydı sanırım bilet. 3. Reyon'dan Kobe-Sannomiya trenine bindik.
45 dakika'da Sannomiya'ya, yani merkeze indik.
İlk kez şehirler arası seyahatim olacağı için çok heyecanlıydım.
İstasyondan dışarı çıktık, aynı Osaka sanki? Bunun bir farkı; yokuşu vardı. Osaka dümdüz bir ovadan oluşan bir şehir. Arkadaşımız Murat'ın yanına gittik ilk. İstanbul Cafe'nin aşçısıydı ozamanlar.
Çok şirin, küçük ama tatlı bir cafe restauranttı.
Aynı akdeniz evleri havasında.

Eski bir yapı, iki katlı köy eviydi. En az 50 yıllık.
Merkezinde büyük bir meydan vardı. yılbaşlarında tüm kobeliler özelliklede yabancılar bu meydanda toplanıyorlarmış. Tapınak'da yine merkezde fakat biraz ötede. Tokyuhans'a kadar yürüyüp arkasına geçmeniz gerekiyor..
Mükemmel bir botanik parkı ve göleti var. Tapınak genellikle düğün ve cenaze merasimleri için kullanılıyor. Çok güzel gelinler gördüm içinde..
Bir ara onları da yazarız:)Tapınaktan yukarı, bayağı yukarı doğru çıkıyoruz:)
dedim ya kobe İstanbul gibi dere tepeli bir şehir:)
Osaka'da cami yok. İbadet haneler hiçbirşey yok.


Kobe'ye gelince arkadaş camiye de uğrayın diyince şaşırdık! Camide mi var! Allah allah. Çıktık geldik cami sokağına.
Sağlı sollu helal market adında bir kaç dükkân vardı.
Ve biz bu dünyanın varlığının farkında bile değildik.
1,5 sene önce getirdiğimiz bir valiz yiyecek erzak çoktan bitmiş. İnternet üzerinden, merkezi Tokyo'da bulunan baharu.com diye bir alışveriş sitesinden alıyorduk.Hasretle Türkiye'ye gidip alma düşüncesindeydik. Markete daldım camiden önce :p
Getirdiğimiz erzakların yarısına yakın ürün çeşitleri vardı. Zeytin, çay, helva, baklava, mercimek, fasulye, nohut, helal kesilmiş et, sosis. Cennete gibiydik eşimle ben:) O da ben de aldık sepet elimize, ihtiyaç duyduklarımızı doldurduk. Çok ta pahalı canım!
Baharu sitesine oranla bu helal marketler biraz daha ucuzdu ve çeşitleri daha boldu.
Çünkü Baharu sadece türk ürünleri satıyordu. Ama bu dükkânlar, Afganistan, Pakistan, hindistan, Nepal, Türkiye, aklımıza gelecek çoğu müslüman ülkelerden ürün getiriyormuş!

Hemen karşısında da osmanlı zamanında yaptırılmış Kobe camisi var. Camiye girip ibadetimizi yapıp, Kobe'nin bir de akşam gezisine çıktık:)
Gün kısa ama Kobe çok büyüktü.
Bitiremedik! bitmedi. Saatler yetmedi. Yine gelmek üzere ayrıldık o gün. İnanin ben Kobe'yi çok sevdim. Keşke Osaka'ya değil de Kobe'ye taşınmış olsaydık dedim. Çünkü Kobe deniz ile yeşilliğin arajmanı bir şehir. Türkiye'nin Bursası buradaydı benim gözümde. Bursaya çok benzettim. Yokuş yukarı caddeleri, denizi, sahili, kumsalları. Uludağına benzer telefrikle çıkılan muhteşem manzaralı bir dağı vardı. O dağdan aşağı muhteşem Kobe manzarası izlemeyen bilemez.

Japonya'nın Honşu adasında bulunan bir şehir. Osaka'nın batısında yer alan Kansai bölgesinde bulunur. 1868 yılı itibariyle ticari anlamda batıya açılan ilk Japon şehirlerden biridir. Bu kozmopolit liman kenti, 100'den fazla ülkeden gelen yaklaşık 45,000 yabancı kişiye ev sahipliği yapmaktadır.
1995 yılında Büyük Hanşin Depremi'nde ciddi hasar görmesine rağmen, şehrin onarımı büyük bir oranla tamamlandı.

22 Ocak 2016 Cuma

Japon geleneksel kıyafeti Kimono

Patronun japon hanımının dışında ilk kez bir japon arkadaşım oldu. Bir türk festivalinde tanıştık.
Çok tatlı bir bayan. Yanıma geldi ve bana türkçe merhaba dedi. İlk başta çok şaşırmıştım.
Aaaaaa türkçe biliyor musunuz diye sordum?
3 sene önce eşimle birlikte Türkiye'ye seyehat yaptık dedi. Çok az türkçe biliyordu.
Ben de japonca'ya başlayalı bir kaç ay olmuş çat pat anlıyordum.
Yani anlayacağınız, yarı türkçe yarı japonca kendime ilk kez japon arkadaş bulmuştum.
Oğlanla beni evlerine davet etti. Fazla ara vermeden sözleştik evlerine gittik. Onlarda bize geldiler.
Bir gün bana kimono giymek istermisin diye sordu?
Görmüşüm dışarda çeşit çeşit kimono giyen japon kızlarını bayılmışım, en büyük hayalim olmuş, istemezmiyim hemen atıldım evettt çok istiyorum.
Ama nerde nasıl giyilecegini bilmiyorum dedim.
Annemin kimono koleksiyonu var ve giydirme'de uzman dedi. Annesine davet etti beni.
Gittik! İnsan boyunda kocaman bir şifonyer. En az 10 çekmeceli. Ama  çekmeceleri alçak alçak.
Her birini açtıkça değişik renkte, değişik desende, en az 70 çeşit kimono vardı.
Seç birini içinden dediler! Bende pembe delisi biri olarak bu dedim:)
Annesi ve arkadaşım aldılar beni ortalarına. Üzerinde sadece iç çamaşırı kalacak şekilde hazırlayıp, o kimononun içliklerini sırasıyla giydirmeye başladılar.
O kadar çok teferruat vardıki kaç kat olduğunu sayamadım:)
Giydikçe giydim, sıktıkça sıktılar. Karnım, belim odun gibi, kalas gibi kaldım.
Nefes alıp verdikçe bile kaburgalarım kemiklerim birbirine giriyor, rahatsız ediyordu beni.
Resimlerde yüzümün güldüğüne bakmayın içinde bir saat zor durdum:)


İçerde resim çektim. Sonra dediler gel dışarı da çık ordada çekelim.
Ben bir utanıyorum nasıl! Yaa çıkamam.. Herkes bana bakar, utanırım dedimse de bir şey olmaz onlarında hoşuna gider bir yabancı bizim geleneksel kıyafetimizi giymiş diye sevinirler dediler.
Çıktık dışarı resim çekmeye.. Gelen çekiyor giden çekiyor. Niyatteru diyen diyene:)
Yani yakışmış diyorlar. İlk ve son kimono giymem oldu bu:) Sonra bende aldım kendime. Sanki nerede giyeceksem:) Aslında giyecek yer çok. Japon kadınlar genellikle çocuklarının mezuniyet törenlerinde kimono giyer. Hep düşündüm bende bu seferki mezunda giyicem desemde hiç cesaret edemedim:( hala 20 yıldır ilk aldığım gibi paketinde ve sandıkta yıllardır duruyor. İlerde belki kızım giyer kim bilir :) Belki de gelinim giyer:)

Japonya'da ilk Ana Okulu gezisi

Hikayem 18

Bugün oğlanın Anaokulu, çocukları ve velilerini geziye götürdü.
Çok güzel kapalı bir bina içinde, UMEDA'da, Osaka'nın şehir merkezinde bulunan Kits Plaza ya gittik. Dışardan baksan ilginç hoş bina ama içi tamamen çocuk eğlence merkezi. Bildiğiniz çocuk parkı, lunaparkı, bilişim ve teknolojik oyunlar, kimya derslerinde görülen dersleri burada canlı denemeli oynayarak öğrenilen bir merkez.
Girişi kişi başı 1000 Yen. pahalıydı bayağı ama bizi okul götürdüğü için devlet ücretsiz giriş fişleri vermişti.
Zeka oyun salonları, dev baloncuk kabinleri, en üst katta da bu canavar oyun parkı vardı.
Okulla ilk gezimizdi.
Çocuk'da ben'de hergün yeni birşeyle tanışıyor, karşılaşıyor, heyecanlanıyorduk☺️
Acaba bugün ne görüp ne yaşayacağız diye her aktivite'ye katılmaya çalışıyorduk. Tamam dil hala yok. Çoğu yerde işaretle anlaşıyorduk. Bizi habire bir yerlere alıp götürüyorlardı. Valla bildiğiniz gözümüz kapalı ben de çocukta onlara sonsuz güveniyorduk. Öğretmen başımızda ya sanki o öğretmen bizim anamız gibiydi☺️ o ne tavsiye ediyorsa ona uyuyorduk. Ama inanın iyiki de hep o öğretmene uymuşuz. O kadar farklı aktivitelere, o kadar farklı etkinliklere dahil olduk ki japonlar bile bize alışmış, bazende bizden daha çok seviniyorlardı. Bazen bir anne benim sırtımı sıvazlıyordu. Gülümseyerek yardımcı oluyorlardı. Bildiğiniz bir kuyruktum onların peşinde 😁 öğretmen ve bir iki tanıdık yüz nereye giriyor bende oraya giriyordum. Neyi deniyor bende peşinden deniyordum. 20 yıl önce geldiğim yerde ne ana okulu vardı nede bu tür etkinlikler. Bir nevi bende çocuklar gibi çocukluğumu geçte olsa yaşıyordum. Çocuktan çok ben eğlendim diye bilirim:) benim çocukluğumda, genç kızlığımda hep çalışarak geçmişti. Bu yaşıma kadar böyle şey görmemiş, geçirmemişim. Belki de Japonya'yı bana sevdiren şeyler bunlardı😍
Çocukta deliler gibi arkadaşlarıyla koşturuyordu. Daha 3-5 ay önce kıyıdan, köşeden utangaç bakan çocuk gitmiş, gözleri şimşek gibi çakan bir çocuk gelmişti. Türkiye'deyken sokak oyunlarından, okul bahçesinde ve etkinlik merkezlerine terfi etmişti. Bence her ikiside güzel. İstanbul sokak oyunları da çok eğlenceliydi. Az dikiş yok kafasında 😅


Gerçi asıl Japonya'ya taşındıktan sonra artacaktı o kafasındaki dikiş izleri bilememiştik o zamanlar:) ilk bir kaç ay usluydu, sonrası tam bir deli fişek oldu oğlan.

21 Ocak 2016 Perşembe

Japonya'da ilk kez Sushi yedim

İlk kez dışarıya yemeğe götürdü eşim bizi.
Bir japon restaurantına ama değişik bir restauranttı.
Uzunca bir raf vardı masaların yanında ve birer tabak içinde çiğ bir şeyler habire dönüp dolaşıp geri geliyordu.
Oturttular bizi bir masaya, üstünde küçük kutucuklar içinde kapalı kaplar.
Ama içini açıp baksamda ne olduklarını çözemediğim acayip şeylerdi.
Eşim, o dönen tabakların yanına oturdu. Oğlanla bende eşimin yanına geçtik.
O habire şu güzel, bu güzel, diye diye doldurdu tabakalarla masayı.
Ben parmağımın ucuyla bakıp bu ne? Şu ne? demekten ağzıma birşey alamıyordum.
Bazıları çiğ, bazıları haşlanmış, bazıları sebzeli İki parçadan oluşmuş adına sushi dedikleri bir yemekti.


Ya benim hiç sevmediğim bir huyum vardır, bilmediğim bir yiyeceğe asla ağzımı süremem!
İllaki denemiş birinin açıklaması ve tavsiyesiyle yerim. Çokta denenmemiş birşey diyip ağzına atan biri değilimdir. Bir tiksindimi tiksinirim. Hem de ömür boyu:(
Gözüme bir balık çarptı bu hamsili galiba dedim.
Eşimde evet o balık hemde pişmiş çok güzel dene ye diyince ağzıma aldım bir tane.
Altındaki pilav yağsız, tuzsuz! Üstündeki balıkta haşlamadan hallice güzel bir şeydi.
Tamam bu güzelmiş dedim yedim bir kaç tabak.
Sonra yumurtalı sushi vardı yedim. Çeşit o kadar çoktu ki en az 40 çeşit falan.
Ama benim yiyebildiğim sadece iki çeşitti.
Eşimin önüne koyduğu tabaklara bakıyorum çoğundan miğdem bulanıyordu..
Neyse en fazla 4 tabak falan yiyebildim ancak. Fazlasını mide kaldıramadı.
Sevdimde bu değişik yemeği. Aylarca hamsi bildiğim şeyi yedim.
Zamanla karides salatası, yengeç salatası, helede somon balıklı olanına bayıldım.
Bir süre sonra ayıla bayıla yediğim hamsi sandığım şeyin yılan balığı olduğunu öğrendiğimde hem kendimden tiksindim hemde o balık müsfettesi sushiden.

Allah'ın yarattığı varlıkta olsa yılandan hem tiksinir hemde nefret ederim! Balığı dair olsa.
Ama şimdi sushi yemeğe gittiğimizde o reyonun dibinde tek ben otururum:)
Çeşitlerim okadar çoğaldı ki:) Tabak yakalamaktan ağzıma atmaya fırsat bulamıyorum şimdi:)
Ve en az 10 tabakla kalkıyorum masadan:)
Sushi, pirinç sirkesi ve şeker ile tatlandırılmış, haşlanmış pirinç şari üstüne veya içine balık,
diğer deniz ürünleri veya sebze gibi malzemeler neta konarak servis ediliyor.
Tabağı 108 yen (7,5 TL) civarı.
İstanbul'a geldigimizde, Moll of İstanbul'da sushi'ciye gittik. Tabağı 6 tl den başlıyor. Fakat Japonya'da bile ağzımıza almadığımız çeşitler bunlar.
O sevdiğimiz somonlar, karidesler 16 tl dedi şok olduk! İyiki yerinde doyup gelmişiz dedik:)

Osaka Kalesi Osaka Jo Castle

Bugün eşimin izinli günü ve bizi gezmeye götürdü.
(Osaka Jo- 大阪城) Osaka kalesine gidiyoruz dedi. Bende bizim kaleler gibi taştan duvarlardan oluşuyor sadece sandım.
Ama meğersem resmen bir şatoymuş görselliği muhteşem inanılmaz bir güzelliği var.
Böyle birşeyi ilk kez görüyordum.
Çevresi demir yığınlarıyla çevrelenmiş bu kale yemyeşil ucu bucağı görünmeyen bir bahçe içine kurulmuş.
Küçük küçük tapınaklarıyla, ilginç yapıları, görkemli giriş kapılarıyla Japonya'daki ilk gezi yerimdi burası.
O yüzden bende çok büyük yeri vardır.
Bana gelen her misafirimi ilk gezmeye götürdüğüm yerdir:)
Okawa Nehri'nin yanında.
Üç katı saklı olan Osaka Kalesi.
Taşköprüden geçilerek giriliyor.
Dışarıdan bakıldığında 5 katı var. Aslında 8 katlı.
Katlar yukarıya doğru gittikçe küçülüyor.


Kale, 1585 - 1598 yılları arasında Japonya'ya hükmeden ulusal birliği sağlayan "Toyotomi Hideyoshi" tarafından inşa ettirilmiş.
Kalenin inşaasında 100.000 işçi çalışmış.
Temmuz aylarında kalenin arkasındaki Okawa Nehri'nde "Tenjin Matsuri Festivali" düzenlenmekte.
Onlarca tekne nehirde ilerlerken bir yandan da havai fişekler atılıyor. Her mevsim gitmişimdir. Eğer sizinde yolunuz bir gün Japonya'ya düşerse ya ilk baharda yada son baharda gelmenizi tavsiye ederim.
O zaman anlarsınız bu muhteşemliğin güzelliğini.

19 Ocak 2016 Salı

Japonya'da böbrek tedavisi

Nihayet geleli 5 ayı buldu ve bu 5 ay süre içinde sağolsun patronun japon eşi (tamami san)
Benim için Osaka'nın en iyi Nefroloji uzmanını buldu ve götürdü. Esaka (inoue hospital)
Sıfırdan başladık herşeye. Tahliller, röntgenler, ultrasonlar, MR'lar derken, bir ay boyunca haftanın 2-3 günü hastaneye gittim.
Namba istasyonun'dan Midousuji Line'a binip 25 dakikada Esaka istasyonun'dan inip 15 dk yürüyorum.
İlk bir hafta götürüp getirdi arkadaş.
Sonra kendi kendime gitmeye başladım.
İlk başlarda heyecanlandım, tek başıma ilk kez evden bu kadar uzağa gidiyordum.
Ya kaybolursam? Ya bir durak yalnış inersem?
Dil yok diş yok 5 aylık bebektim daha anamdan doğmuş gibi Osaka'ya gelmemde aynı bebek gibi konuşamıyordum, bir yere gidemiyordum!
Neyse şu duraktı, şu ışıklardı, şu köşeydi derken öğrendim kendi başıma gidip gelmeyi.


Fakat ne hemşireler beni anlıyordu ne de ben hemşireleri anlıyorumdum:)
Sağolsun cep sözlüğüm devreye giriyordu tüm gün.
Ama her iki tarafta yoruluyorduk.
1-2 hafta sonra baktım ki hemşirelerim benim için evde hazırlanıp gelmişler:)
Ellerinde bir deste kâğıtla Japonca = Türkçe çalışıp getirmişler.
Artık birşey diyecekleri zaman sözlüğü çıkarıp tek tek araştırmıyordum.
Onlar bana birşey Söyleyecekleri zaman içerde oda da kağıda bakıp yanıma gelip,
Aiseru san kan almak,
Aiseru san idrar vermek,
Aiseru san röntgen çekmek gibi her şeyin türkçe söyler oldular. Kendimi daha da rahatlamış, kendi ülkemmiş gibi hissettirdiler bana.
Öyle böyle,  hemşirelerimle, doktorumla çok iyidik.
Yada çok çok iyilerdi?
Bir millet, bir insan bu kadar mı iyi olur? Saygılı olur Sabırlı olur?
Bir offf! demezlerdi. Git başımdan demezlerdi. İlk kez bu hastane'de İnsan gibi muamele görüyordum.
90'larda kendi böbreğim ve oğlanın allerjik bronjiti için günü birlik SGK devlet hastanelerindeydim ve insan gibi muamele görmemiştim hiç. Artık  öyle değil, değil mi? Bir hemşireye birşey danışmaya gelmiyor. İnsanı azarlıyorlardı.
Çalışmaya yüzü yok ama başkalarına'da yol açmıyorlar.
Memnun değilsen işinden çık kardeşim. Evde tayinini bekleyen binlerce işsiz varken.
Neyse Japonya'da doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar el pençe.
Doktor bir hastasının önünde eğilip selam verdiğini ilk kez görüyordum.
Hemşire seni bas bas bağırarak değilde yanına kadar oturduğun yere gelip kâğıtları elinden alıp, elinden tutup doktorun odasına götürmeleri de ilk kez görüyordum.
Tahlil için biyokimya'ya gitmek?
Ultrason için numara kuyruğuna girmek?
Ultrason çekmek için 6 ay sonrasına gün almak?
Röntgen çekmek için randevu koparmak?
Yok yok yok!
Burası Japonya! burada bu saydıklarım yarım günü buluyor.
Burada hem sigortalısın hem de hasta kuyruğu yok!
Sistem öyle bir yürüyor ki birbirine dolaşmıyor, birbirine buyurmuyor.
Valla tıkır tıkır işliyordu ki yarım günde eve dönüyordum. Çok şükür uzun yıllar sürecek bir tedavi ve takipe girmiştim.
İstanbul da, 97'de Samatya hastanesinde sol böbreğim alınalı hiç bu kadar kapsamlı takibe girmemiştim.
Hey güzelim ülkem, burayı sırf bu yüzden çok sevdirdin bana. 4 sene araştırmalar sonucu Japonya'da da ufak bir operasyon geçirdim.
Ve çocuk izni almaya karar verdim:)

18 Ocak 2016 Pazartesi

Japonya'daki ilk bisikletim:))

Japonya'da yürüyen insan o kadar azki 10 kişiden birini yürürken görürsünüz ancak:)
O da trenle uzaktan iş veya bir görüşme için gelmiştir.
Onun dışında evi, okulu, işi yakın insanlar, kesinlikle yürüyerek bir yer den bir yere gitmiyorlar.
Bunu izlenimlerim sonucunda öğrenmiş bulunmaktayım.
Hatta eşim bile bisikletiyle gidiyor işine.
Yürüyerek yarım saatte gideceği işe, bisikletiyle 8-10 dk arasında varıyor.
Bana sürekli sanada bisiklet alalım demelere başladı.
Çünkü her sabah bir saat çocuğu kreşe bırakıp gelen sadece ve sadece benim.


Ve sorkanır oldum artık:) arada bir de sen götürsen demelere başladım:)
Kreş'ten sonraki yürümelerim, çevreyi öğrenmelerim, her gittiğim yerde buldugum ucuz meyve sebzeleri taşımam cidden zorlamaya başlamıştı beni.
Yine eşimin izinli bir gününe denk getirerek bisikletçiye gittik. .Çok şirin küçük, alçak, tam benim boyuma uygun bu bisikleti aldık getirdik. Paketini açıp kurduk. Sıra geldi sürmesini öğrenmeme:)
BECEREMİYORUM.
O gün bütün gün bu parkta bisiklet çalıştım.
Dizlerim, ellerim yara bere içinde kaldı. Artık acıdan bıraktım.
Eh az çokta üzerinde durmaya başladım:) 
Ama bir hafta hiç aksatmadan her sabah eşimin iş saati gelene kadar çalıştım.
Önce kesinlikle bu parkta öğrendim çıkmadım yola, caddeye.
Yine devam ettim bir süre oğlanı yürüyerek götürmeye.
10 gün boyunca her yerim yara bere içinde sürmeye başladım ufaktan ufaktan.
Yola çıktım, sokakları yavaştan turladım.
Sonra tek başıma caddeye çıkmaya başladım. Sanki araba sürüyormuşum gibi korkuyordum. Ya birine çarpıcamda ona zarar vericem de hastanelik edicem diye:)
1 ay'a yakın sürdüm bu şekilde ve artık ustalaştım :)
Çocuğu önüme oturtum götürmelere başladım.
Çocuğu bıraktıktan sonra bir saat ileri, bir saat sağ, bir saat sol derken artık bizim semti Naniwa'yı değil
Bizim şehri Osaka'yı gezip öğrenmelere başladım.
Bu sefer değişik mahalleleri, kapalı çarşıları, semtleri öğreniyordum.
Bir semt vardı ki beni çok etkilemişti.
Osaka'nın en ücra yeri sarhoşun, berdoşun, sokakta yatanların, fakirlerin mahallesiydi "Nishinari" mahallesi. Sonraları iyi kötü anılarımın geçeceği varoş mahalle:) ileride anlatacağım oralarda neler yaşamışım!

Beni çeken kısmı aynı Türkiye'ye benzemesiydi.
Sokakta insanlar oturuyor, kapının önünü süpürüyor, camdan cama sohbet ediyor, karşıdan karşıya çamaşır ipiyle çamaşır serilmiş.
Sabah bütün evlerin önü yıkanmış, süpürülmüş.
Bu varoş semtinin kapalı çarşısı bizim zengin, üst kademe ve turistin akın ettiği "Shinsaibashi Shoutengai" çarşısı gibi değil!
Bildiğiniz kahvehanesi, mahalle lokantası olan,
herkes birbirini tanıyıp selamlaşan küçük samimi bir semtti. Sağlı sollu herkes bana selam veriyordu.
Osaka'nın ilk yerleşim yeriymiş burası. Ama günümüzün Japonya'sının, o teknoloji ülkesinin Japonya'sı değildi sanki burası.
Marketi bile mahalle bakkalı, manavı aynı bizim manavlardandı!
O günden bu güne ay'da bir kesinlikle uğradığım, Türkiye özlemim baskı yaptıkça dolaştığım bir semt olmuştu benim için.
Hiçbir şeyleri değişmemiş. Tam 60 yıl önceki Japonya'yı orada bulabilirsiniz.

17 Ocak 2016 Pazar

Japonca öğrenmeye karar verdim

Artık geleli 4-5 ay olmuş, dil kursuna başlamam gerekliydi. Çevremdekileri, çocuğun hocalarını, insanları anlamadıkça bunalıma giriyordum.
Sordum soruşturdum nerden öğrenecektim bu dili?
Burada yaşayan yabancılar nasıl öğrendi? Kim öğretti?
Çevrede kimse de yok danışayım. Yavaş yavaş patronla Japon eşi'de el çektiler üzerimizden. Sonuçta adamlar da haklı! Onca yoğun iş güç arasında hangi derdime koşuştursunlar? Bir yerden sonra başının çaresine bak gibisine tepkiler vermeye başladılar. Bakma cahil görünüyoruz ama sonuçta doğma büyüme İstanbul kızıyız. Hani köyden, dağdan ovadan gelsem adamlar diyecek cahil, ilk kez görmüş ev, araba, yol yordam. Biliyorlar şehir kızıyım biraz sorkanmalara başladılar:) Eh bacım biraz da senin gayretine bakıyor gibi imalarda bulundular. Haklılardı!

Aklıma ilk gelen şey, Japonya'ya ilk geldiğimizde japon kimliklerini, oturum evraklarını hazırlamak için gittiğimiz belediye geldi! Aldım sözlüğümü elime.
Verdim oğlanı kreşe, geldim belediye'ye.
Girişte İnformation yazan yere girip açtım sözlüğü!
Ben - Watashi- 私
Japonca - Nihongo- 日本語
Öğrenmek - Narau- 習う
İstemek - Hoshi- 欲しい
Nerede? - Doko de?- どこで?
Diye göstererek sordum tek tek:)

Adam vacur vucur anlatıyor bir şeyler anlamadım!
Baktı anlamıyorum bir harita çıkarttı koydu parmağını bir yere Japanese school dedi.
Anlıyok canım 3-5 kelime İngilizce o zamanlar o kadar da cahal değildik:) okey okey school dedim:)
Verdi bana kâğıtları, haritadan'da bizim evi buldurdu bana (japon nüfus kağıdında adres yazıyormuş)
Evin kapısından, kursun kapısına kadar haritadan çizdi yolları. Haftanın her günü yokmuş bu kurs. Sadece haftada bir Salı günleri varmış. Bunu da anlattı görevli. Bu hafta salı günü gidebilirsin dedi. Bende bir kaç gün sonra ilk salı aldım çizili haritayı bizim binanın önüne geldim. Verdim sırtımı binaya!
Başladım izlemeye evin önünden sağ'a gir işaretiyle yürüdüm:)
Biraz ileri gidince park var dedi! Vallaha da park çıktı ya karşıma:) Parktan içeri gir. Oradan da ışıklardan sola gir demişti. Soldan sağa ışıklardan sola yürü kediye benzer bir bina diye haritadan binanın resmini de göstermişti. Valla aynı şekilde bina çıktı karşıma.
BULDUM. Binanın ismi "Ocat"..


Binaya girdim. 4. Kat dedi orada gösterdim kursun ismini sağolsun biri götürdü kursun kapısına kadar. İçeri girdimki içerisi yabancı kaynıyor:)
Yüzümde çiçekler açıyor:)
Nasıl özlemişim yeşil, mavi gözler, sarı, kumral saçlar görmeyi:) İçim dışım çekik göz, siyah saç dolmuştu:)
Neyse kapıda karşıladı biri beni. İngilizce başvuru formu tutuşturdu elime. Çat pat doldurdum formu.
Her hafta salı sabah 10:00'da. Burda olacaksın dediler. O gün başlatmadılar derse. Üzüldüm doğrusu. O kadar bunalmış ve sıkılmışım ki arkadaşsızlıktan ve dilsizlikten sandimki o gün hemen başlayacam!
Yarı sözlükle, yarı İngilizce anlaştık.
Haftaya salı gittim, bir sınıf yabancıyla birinci sınıf öğrencileri gibi başladık japonca alfabesine.

ilk öğrendiğimiz şey japonların asıl, asırlardan beri gelen, japonca nesnelerin ve isimlerin yazmak için kullanılan Hiragana-ひらがな alfabesi oldu.
46 karakterden oluşan alfabeymiş.
Onun yanı sıra tanışma, selamlaşma, birşey sorma, alışveriş falan öğreneceğimiz 3 aylık bir kurs'du bu.
Sonrada Katagana-カタガナ ya geçtik. O da hiragana kadar 46 karakterden oluşuyor. Katagana Japonca'ya yabancı dilden giren kelimeleri yazmak için kullanılıyor. Avrupadan, asyadan gelen nesnelere, icatlara genelde İngilizce veya gelen ülke'nin orijinal ismiyle telaffuz edilenler için kullanılıyormuş.
En son'da Kanji-漢字 ye geçtik.
Ama tabiki bu kurs'da öğreneceğimiz en fazla 50-100 karakter olacaktır.
Bir japon, kreş'ten başlayıp, üniversite mezunu olana kadar her gün 3-5 Kanji öğrenmesiyle 3.000'e yakın öğrenebiliyor. Ben 20'mi geçmiş, Japonya'ya geleli 4 ay olmuş, dört aylık bir bebektim sonuçta:)
O yüzden kanjiyi öğrenmem ölene kadardı:)

Kanji (漢字, かんじ, Çin Harfi anlamında), Çince yazı karakterlerine Japoncada verilen isim. Japoncaya Çince yazının gelişi üzerine farklı teoriler varsa da en kabul göreni 5. yüzyılda Budist rahipler tarafından getirilen Çince yazılı Budizm metinleri ile geldiği şeklindedir. Çince karakterler Japon diline girdiğinde Çincedeki okunuşu (On 音, おん) ve karakterlerin kelime anlamlarının Japoncada önceden beri kullanılan söylenişi (Kun 訓, くん) olarak genellikle ikili bir telaffuza sahip oldu. Bu harflerin hızlı yazımı iki diğer Japonca harf dizisi olan Hiragana (平仮名, ひらがな) ve Katakana (片仮名, カタカナ) dizilerini doğurdu.
Yakın dönemde Japonya'daki dil reformları ile kanji kullanımı isimler, sıfat ve fiil kökleri ile sınırlanarak biçimleri sadeleştirildi. Sayıları on binleri bulunan karakterlerin en çok kullanılan 1945 adedinin oluşturduğu Günlük Kullanım Kanjileri (常用漢字, じょうようかんじ, Jooyoo Kanji) ve bu listeye ek olarak kişi isimlerinde kullanılmak üzere 983 karakterlik bir Kişi Adları Kanjileri (人名用漢字, じんめいようかんじ, Jinmeiyoo Kanji) listeleri resmî olarak kabul edildi.

Youtube Kanalima Abone Olun

Sosyal Medya Kanallarimdan da Beni Takip eddebilirsiniz